Disiplinlerarasılık (2)

John Donne’a göre “Hiç kimse ada değildir, kendi başına bütün de değildir; herkes kıtanın bir kısmı, okyanusun bir parçasıdır. Bir parça toprağı deniz alıp götürse, bir burun nasıl küçülür, bir dostunun kalesi ya da senin kalen nasıl küçülürse Avrupa’da öyle küçülür. Herhangi bir insanın ölümüyle eksilirim ben, çünkü insanlığı bir parçasıyım” (Donne, 2011: 109).

“İki Kültür”den “Üçüncü Kültür”e

1924 yılında perşembe akşamları Viyana Boltzmangasse’de[*] felsefe, fizik ve matematik gibi farklı disiplinlerden gelen bir grup bilim insanı çeşitli sorunları tartışmak üzere toplanmaya başlar (Erkıpçak, 2019: 14).  Peter Watson’un (2019: 201) “Bilimin Birliği Hareketi” dediği bu grup 1929 yılında Bilimsel Dünya Anlayışı başlığıyla bir manifesto yayınlar. Ernst Mach Derneği olarak da bilinen ve Viyana Çevresi (Der Wiener Kreis) olarak anılan bu grupta, Rudolf Carnap, Kurt Gödel, Karl Menger, Moritz Schlick, Outo Neurath’la birlikte on dört bilim insanı vardır ve bu anlayışın önde gelen temsilcileri Albert Einstein, Bertrand Russell ve Ludwig Wittgenstein’dir. Grup Hitler’in Avusturya’yı işgal etmesiyle birlikte dağılır (Erkıpçak, 2019). Viyana Çevresi’ni disiplinlerarasılığın ilk ve hoş tezahürlerinden biri olarak görebiliriz.

1929 yılında Marc Bloch ve Lucien Febvre tarafından kurulan ve sosyoloji, iktisat, psikoloji, antropoloji vb. beşeri bilimlerle işbirliği sağlayacak bir tarih anlayışı getirmek üzere kurulan Annales Okulu ise bir başka disiplinlerarasılık örneğidir. Nitekim aynı okulun temsilcilerinden ünlü tarihçi Fernand Braudel 1969 yılında kaleme Tarih Üzerine Yazılar’da bu okulun coğrafyacı, sosyolog, filozof, iktisatçı, psikolog, vb. temsilcilerinin bir beşeri bilimler kollokyumu oluşturduklarından söz eder. Tarihçi artık, iktisatçı, sosyolog, antropolog, demograf, psikolog, dilbilimci vb. olmuştur. (Braudel, 2016: 105).

Şimdi, çokdisiplinlilik ya da disiplinlearasılıktan ne anladığımıza geçebiliriz. iki kültür” kavramını,1959 yılında Cambridge Üniversitesi’nde verdiği bir konferans nedeniyle, eğitimini Cambridge’deki Chirst’s College’de kimya doktorası iletamamlayan,Lord Rutherford tarafından yönetilen ünlü Cavendish Laboratuvarı’nda çalışıp bitirdiği okulda öğretim üyesi olan, önce Sir sonra Lord Charles Percy Snow’a, kısaca C.P. Snow’a, borçluyuz (Collini, 2010: 1,18). Steven M. Rosen fizikle felsefeyi buluşturduğu ve kendi deyimiyle “disiplinlerarası okurlar” için yazdığını söylediği Kendiliğinden Evrilen Kozmos’da, eserinin C.P. Snow’un İki Kültür’ünden esinlenerek “kültürlerarası” olduğunu ifade eder (2020: 11).

Araştırmacı bir bilim adamı olması, kamu ve özel sektördeki üst düzey yöneticiliği, başarılı bir romancı ve eleştirmenliğiyle öne çıkan Snow’un bu kadar farklı alanlara dokunabilmesi nedeniyle her kesimden dostu vardı. O her kesime dokunabiliyor, ama özellikle edebiyat ve bilim dünyasındaki dostları birbirlerine dokunamıyor, bırakın dokunmayı birbirlerini çeşitli gerekçelerle küçümsüyorlardı. Zekâca ve toplumsal kökenleri itibariye aralarında ciddi farklar olmayan bu iki grup birbirlerine okyanuslar kadar uzaktı. Snow’a göre iki zıt kutup oluşturan bu gruplardan birini “edebi entelektüeller” diğerini ise öncelikle fizikçilerin temsil ettiği “bilim insanları” oluşturuyordu. Bilim insanı olmayanlar bilim insanlarını küstah ve kendilerini beğenmiş bulma eğilimindeydiler, çünkü Rutherford’un gümbür gümbür gelen sesi kulaklarını sağır etmekteydi: “Bilimin kahraman olduğu çağdayız artık! Elizabeth çağındayız!” Öte yandan bilim insanları da edebiyatçı entelektüellerin basiretten zerre kadar nasip almamış olduklarına, sanatı da düşünceyi de varoluş anıyla sınırlamaya çalıştıkları için derinden derine anti-entelektüel olduklarına inanıyorlardı (Snow, 2010: 93-94).

Bir kutuptaki bilim insanları sanki Dickens son derece karmaşıkmış gibi, “Şey, biraz Dickens okumaya gayret ettim” diyebilmekte, diğer kutuptaki edebi entelektüeller ise Termodinamiğin İkinci Yasası’ndan tamamen habersiz görünmekteydiler. Oysa bu yasa aslında “Hiç Shakespeare okudunuz mu?” sorusunun bilimsel eşdeğeri denilebilecek bir soruydu (Snow, 2010: 106).

Snow, söz konusu kültürlerin buluştukları hiçbir yer yok gibi görünmektedir diyerek ve buna üzülerek vakit kaybetmenin gereği olmadığını ifade eder ve ekler: “İki konunun, iki disiplinin, iki kültürün-hatta en uçta, iki galaksinin – çarpışması yaratıcı şanslar doğurmalıdır. Zihinsel etkinliklerin tarihinde bazı büyük atılımlar bu şanslar sayesinde yapılabilmiştir” ( 2010: 106-107).

Yukarıda ifade edildiği gibi edebi entelektüellerin oluşturduğu kültürün – ki buna beşeri kültür [†]de denir –  geleneksel olup bilim kültürüne göre daha eski, bilim kültürünün ise daha “modern” olduğu söylenir. Ancak Wallerstein bu kronolojiye itiraz eder ve modern dünyada ilk ortaya çıkanın bilim kültürü olduğunu, beşeri kültürün ise bilim kültürünün yaratılmasının bir sonucu olduğunu ileri sürer (Wallerstein, 2007: 11). Zaten Snow’a göre de iki kültür simetrik değil hiyerarşiktir ve hangisinin daha yukarıda olduğu hala tartışmalıdır.

Tarihsel olarak bakıldığında ortaçağdaki Avrupa üniversiteleri dört fakülte içermekteydi: Bunlardan ilki ve en önemlisi teoloji, diğerleri ise tıp, hukuk ve felsefeydi. 1500 yılından itibaren teoloji giderek önemini kaybetti ve 19. yüzyılda neredeyse ortadan kayboldu.  

1850[‡] ile 1945 yılları arasında, tarih, iktisat, siyaset, sosyoloji gibi yeni disiplinlerin ortaya çıkmasıyla, isimlendirme (kültür sayısı), beşeri bilimler (disiplinler) ile doğa bilimlerinin arasına giren sosyal bilimler nedeniyle üçe çıktı. Ancak 1945’ten sonra disiplinler arasındaki

sınırlar aşındı ve disiplinlerin birbirleriyle oluşturdukları çeşitli kesişim kümeleri yüzünden tekrar 1750 – 1850 yılları arasındaki karmaşık duruma geri dönüldü (Wallerstein, 2013: 24, 28-29).

Wallerstein’e göre daha 15. yüzyılda kurumsallaşmaya başlayan bilim kültürü hiyerarşik olarak edebiyat, beşeri disiplinler ya da felsefenin üstündeydi ve bu özellikle 1945-1970 döneminde doruk noktasına ulaştı. Bundan böyle beşeri bilimler kültürel çalışmalarla, doğa bilimleri ise karmaşık (comlexity) sistemlerle ilgilenmeye başlayacaktı ve bu sosyal bilimlere bir çeşit saldırıydı (2007: 13).  

 19. yüzyıl sonlarından, özellikle de son 25/30 yılından itibaren fizik alanında yapılan çalışmalarla Newtoncu bilime meydan okunmuştu. 1905 yılında Einstein’ın özel görelilik kuramı ile Newton’ın mutlak zamanı anlayışı yıkılmış, kuantum fiziğiyle de belirsizlik ön plana çıkmıştı. Doğa bilimcilerinin geleceği belirlenemez bir şey olarak görmeleri, denge durumlarını istisna olarak yorumlamaları, entropinin kaostan düzen yaratacak çatallanmalara neden olduğunu düşünmeleri, kendi kendine organizasyonun maddenin esas süreci olarak tanımlamaları ve fraktallaşmaya yaptıkları vurgu yeni bir bilimin doğuşuna işaretti. Kültürel çalışmalar yapan beşeri bilimciler de tıpkı doğa bilimcileri gibi evrenselciliğe ve determinizme karşı çıkarak bu kervana katıldılar ve böylelikle 19. yüzyılda bilim ile felsefenin birbirlerinden ayrışmasıyla önü kesilen yeni olanaklar belirdi ki biz buna disiplinlerarası işbirliğine dayanan karmaşıklık bilimi diyoruz. İşte bu  “üçüncü kültür”ün doğuşuna işaretti. 

Disiplinlerarasılığın ayrıntısına girersek şunlar söylenebilir.Andrew Abbott’a göreOxford English Dictionary’deki“interdisciplinarity” (disiplinlerarasılık) sözcüğü ilk kez 1937 yılında Journal of Educational Sociology dergisinde geçmesine rağmen Sosyal Bilimler Araştırma Konseyi (SSRC) ve Laura Spelman Rockefeller Vakfı sosyal bilimler arasındaki sınırları kaldırma sorununu 1920’lerin ortasında ele almıştı (2013: 166-167). SSRC’nin 1934’teki on yıllık değerlendirme raporunda, Konsey’in, sosyal fenomenlere yeni bir bakış getiren, ortaya çıkan yeni sorunların çözümünde çeşitli disiplinlerin döllenerek kaynaşmasını sağlayan yeni yöntemlerin doğmasına neden olup sosyal araştırmaların bilimsel niteliklerindeki gelişmelere yol açan disiplinlerarası yaklaşıma özel önem verildiği öne sürülmektedir (Akt. Abbott, 2013: 167).

1950’ler disiplinerarasılık için bir geri çekilme dönemi olduysa da 1960’lar bir maden yatağına dönüştü ve modernleşme paradigması antropoloji, sosyoloji, ekonomi ve politik bilimlerdeki gelişmeleri kapsama alanına aldı (Abbott, 2013: 169). Çünkü ortaya çıkan yeni sorunlar bunu gerekli kılıyordu. Büyüyen nüfus, kadın, kent, yoksulluk, kriminoloji vb. sorunları çözmek için disiplinerarası işbirliğine ihtiyaç vardı.

1993 yılında, aralarında Ilya Prigogine, Immanuel Wallerstein, Richard Lee’nin bulunduğu ve farklı bilim dallarından gelen daha başka önemli bilim insanlarının bir araya gelerek oluşturdukları Gülbenkian Komisyonu çok önemli bir işlev görmüştür. Adını Calouste Gulbenkian Vakfı’ndan alan komisyonun Sosyal Bilimleri Açın adlı 1995 tarihli çalışmasında sosyal bilimlerin gelişimi, 18. yüzyıldan 1945’e ve 1945’ten günümüze şeklinde, tarihsel bir bağlam içinde incelenmiştir. Rapora göre tarihle ilgilenmek sadece tarihçinin sosyoloji ile ilgilenmek sadece sosyoloğun, ekonomi ile ilgilenmek sadece iktisatçının tekelinde değildir; hatta günümüzde, toplumu (ve doğayı) anlamak için demograf, fizikçi, dilbilimci, iktisatçı, matematikçi, sosyolog, vb. birlikte çalışmak durumundadır (Wallerstein ve Diğerleri,1998).

Gulbenkian Komisyonu gibi bir diğer ve hem öncü hem de önemli bir örnek, karmaşıklık, kendi kendini uyarlayan sistemler ve kaos hakkındaki gelişmeleri tartışmak, bu konulara ilişkin doğa ve insan türünü aydınlatacak teorik bir çerçeve oluşturmak amacıyla 1980’lerin ortasında, ABD’nin New Mexıco eyaletindeki Santa Fe’de kurulan Santa Fe Enstitüsü’dür. Çeşitli bilim dallarından (daha çok fen/doğa bilimleri) Nobel Ödülü sahibi birçok bilim insanının bir araya gelerek oluşturduğu topluluğun amacı, “yirmi birinci yüzyılın bilimlerini” yaratmak olarak tanımlanmıştır.

C. P. Snow 1959’da ilk baskısı yapılan İki Kültür’ün 1963 yılındaki ikinci baskısına İki Kültür: İkinci Bakış diye bir ek yapar ve kendisine gelen birçok olumlu ya da olumsuz eleştirilere dayanarak iyimser biçimde doğa ve beşeri bilimcilerin birbirleriyle sıkı bir iletişime geçerek üçüncü bir kültürün doğacağından emin olduğunu yazar. Evet, üçüncü kültür doğar, ancak bu doğa bilimcilerinin doğrudan halkla iletişim kurmaları sayesinde doğar-ki buna günümüzde popüler bilim diyoruz- ve John Brockman bunu Üçüncü Kültür adlı eserinde ayrıntılı olarak anlatır (2015). İşte, Santa Fe Enstitüsü böyle bir çabanın ürünüdür. Çok yazarlı İki Kültürü Aşmak’ta doğa bilimlerinin beşeri bilimlere karşı zafer kazandığı Immanuel Wallerstein tarafından dile getirilir (2007: 263).

Galaksileri Çarpıştıranar

İlk bilim insanı ve sanatçı Leonardo da Vinci tarihteki en meraklı ve en yaratıcı insan olarak disiplinlerarasılığın vücut bulmuş halidir. “Farklı disiplinlerden edinilen fikir ve yapılan gözlemleri birbiriyle ilişkilendirme kabiliyeti, bu sıra dışı yetenek, Leonardo’nun öğrenme ve araştırma anlayışının merkezinde yer alır” (Capra, 2009: 6). Fritjof Capra’ya göre sistemik bir düşünür olan Leonardo için bir olayı anlamak onu bir kalıp benzerliği üzerinden başka olaylarla ilişkilendirmek demekti. İnsan vücudu oranları üzerinde çalıştığında, bu oranları Rönesans mimarisinin inşa ettiği binaların oranlarıyla karşılaştırırdı. Bu, Snow’un deyişini ödünç alırsam, biyolojiyle mimariyi galaksiler misali çarpıştırarak birleştirmesidir.

Leonardo hakkında yazan Fritjof Capra (2009 ve 2013) Usta’nın sistem düşüncesi ve karmaşıklık ile sanat, beyin cerrahı Leonard Shlain (2020) biyoloji ile sanat, fizikçi Bülent Atalay (2020) ise fizik ve matematik ile sanat arasında kurduğu ilişkiyi uzun uzun anlatırlar.

Disiplinleraraslılığı şiar edinmiş olan en önemli bir yazarlardan birisi Jorge Luis Borges’tir. “Borges disiplinlerarasılığın şahikasıdır. Öyküleri olsun, denemeleri olsun, Borges’in hemen hemen tüm metinleri disiplinlerarası işbirliğinin örnekleriyle doludur. Oynadığı oyun Hermann Hesse’nin Boncuk Oyunu’nda oynadığı oyun gibi, pencereleri tüm bilim dallarına açık, bilimdeki yeni gelişmeleri izleyerek yeni bakış açıları getiren, evrensel, baştan çıkarıcı, cazip, hoş, büyüleyici ve çarpıcı olup entelektüalizmin doruklarında yapılan bir dansa benzer” (Gündoğmuş, 2021: 23).

Werner Heisenberg’in Physics and Philosophy’de (2007), İlya Prigogine ve İsabelle Stengers’in ise Kaostan Düzene’de (1998) fizikle felsefe arasında kurdukları ilişki akıl açıcıdır.

Biyografisinde farklı akademik disiplinlerin kesişme alanlarında çalışan, hatta aradaki sınırları reddeden disiplinlerarası tavrıyla çığır açmış bir düşünür olarak anılan Edgar Morin’in Yitik Paradigma: İnsan Doğası (2010) adlı kitabı antropoloji, biyoloji, sosyoloji ve kültür tarihi gibi farklı alanlarda dolaşır. Morin’in farklı disiplinleri çarpıştırıp birbirleri içinde erittiği diğer bir kitabı da karmaşıklığı analiz ettiği On Complexity’dir (2008).

Fraktal geometrinin kurucusu matematikçi Benoit Mandelbrot’un (2004) özellikle finans sistemindeki risk, çöküş ve kazançlara, çan eğrisinin dışına çıkıp, karmaşıklık, fizik ve matematik kullanarak fraktal yaklaşımlar sergileyen kitabı insanın aklını açar. Onu takip eden matematikçi Nassim Nicholas Taleb ise çok satan The Black Swan (2018) ile yine finans sisteminde olasılıksız görünenin etkisini çarpıcı örneklerle açıklar. Diğer kitapları da (2016, 2018 ve 2019) tıpkı Siyah Kuğu gibi özellikle matematik ve felsefenin mükemmel birer uyumuna sahip disiplinlerarasılık örnekleridir.

Immanuel Wallerstein’in  (1999, 2000a ve 2000b) krizleri Kondratief Dalgaları ve karmaşıklığın unsularından “çatallanma” ile açıklamaya çalışarak fizik ile iktisat ve iktisat tarihi arasında köprü kurması çarpıcıdır.

Tıp doktoru, biyolog ve aynı zamanda karmaşıklık teorisyeni olan Stuart A. Kauffman’ın yaşamın kökenini aradığı kitapları A World Beyond Physics (2019)  ve Düzenin Kökenleri (2022) biyolojiyle istatistiksel fiziğin karmaşık bir bütünü olarak karşımıza çıkarlar.

Sistem düşünürü ve fizikçi Fritjof Capra’nın özellikle Fiziğin Tao’sunda (1991) görelilik ve kuantum ile Doğu mistisizmi arasında kurduğu paralellikler, her ne kadar Victor J. Stenger gibi bazı meslektaşları tarafından eleştirilse de, çarpıcıdır. Capra’nın biyokimyacı Pier Luigi Luisi ile birlikte yazdıkları yaşama sistemik ve derin bir bakış sergileyen The Systems View of Life (2014) ile hukukçu Ugo Mattei’yle birlikte yazdıkları ve doğa ile toplum arasında uyumlu bir hukuk sistemi arayışı olan Hukukun Eklojisi (2017) ise doğa bilimleriyle beşeri bilimlerin bileşiminin nadir birer örnekleridir.

Fizikçi Carlo Rovelli son kitabı Helgoland’da (2022) kuantum durumlarla ilgili gerçekliği son tahlilde ilişkilerle açıklar ve nesnelerin özelliklerinin, ilişkide bulunduğu diğer nesnelerin özelliklerinden ayrılmadığını yazar. İlişkisel düşüncenin ise tüm bilim dallarında ortaya çıktığı açıktır. Dolayısıyla beliren şey tam bir disiplinlerarasılıktır. Rovelli, bununla da yetinmez ve Hint felsefesinin temel taşlarından Nagarcuna’ya ulaşır. Nagarcuna’nın ana fikri kendiliğinden var olanın başka şeylerden bağımsız şeyler olmadığıdır.

İki kültür arasında köprü kuran bir diğer yazar, sinirbilimci Eric R. Kandel’dir (2020). Öğrencisi Jonah Lehrer’de (2009) benzer bir şey yapar.

Sosyolog John Urry’nin Global Complexity (2003) adlı eserinde küreselleşmeyi karmaşıklık unsurlarından doğrusal olmayan ilişkiler, akışlar, belirme, tuhaf çekerler, vb. ile açıklamaya çalışır.

Philip Ball’ın (2006) bir şeyin başka bir şeye nasıl öncülük ettiğini açıklarken okuru, deprem, trafik vb. türlü çeşitli maceralara sürüklediği,  Malcolm Gladwell’in ise (2000) küçük değişikliklerin nasıl büyük farklar yarattığını anlattığı kitapları çok satan olmayı hak eden disiplinlerarasalık örnekleridir.

Kuşkusuz daha birçok örnek vermek mümkün. Ama ben “kuark”ları keşfeden fizikçi Murray Gell-Mann (1995) ile bu bölümü bitirmek istiyorum: Kuarkların İzinde gördüğümüz gibi dahi Gell-Mann’ın bu atom-altı varlıklara verdiği “kuark” ismini James Joyce’un Finnegans Wake’inden aldığını söyleyerek.

Kaynakça

Abbott, Andrew (2013). Disiplinlerin Kaosu, çev. Sabri Gürses, İstanbul: Küre Yayınları.

Atalay, Bülent (2020). Matematik ve Mona Lisa, çev. Ö. Özgür ve K. Sarıoğlu, İstanbul: Alfa Bilim.

Ball, Philip (2006). Critical Mass: How One Thing Leads to Another, NY: FSG.

Braudel, Fernand (2016). Tarih Üzerine Yazılar, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Brockman, John (2015). Üçüncü Kültür, çev. Yelda Türedi, İstanbul: Alfa/Bilim.

Capra, Fritjof (1991). Fiziğin Taosu, çev. Kaan H. Ökten, İstanbul: Arıtan Yayınevi.

Capra, Fritjof (2009). Da Vinci’nin Bilimi, çev. Kıvanç Tanrıverdi, İstanbul: Optimist Yayınları.

Capra, Fritjof & Luisi, Pier Luigi (2014). The Sytems View of Life, A Unifying Vision, UK: Cambridge University Press. 

Capra, Fritjof ve Mattei, Ugo (2017). Hukukun Ekolojisi, çev. Ebru Kılıç, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Collini, Stefan (2010). İki Kültür içinde, çev. Tuncay Birkan, Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları.

Donne, John (2011-1624). https://www.gutenberg.org/files/23772/23772-h/23772-h.htm erişim: 19.01. 2023.

Erkıpçak, Hasanhan Taylan (2019). Viyana Çevresi, Program Yazıları, Haz. çev. Hasanhan Taylan  Erkıpçak, İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

Gell-Mann, Murray (1995). The Quark an the Jaguar: Adventures in the Simple and the Complex, New York: Henry Holt and Company.

Gladwell, Malcolm (2000). The Tipping Point: How Little Things Can Make A Big Difference, London:  Abacus.

Gündoğmuş, M. Bülent (2021). Borges’le Gizemli Bir Yolculuk, Ankara: Ütopya Yayınları.

Heisenberg, Werner(2007). Physics and Philosophy, New York: Happerpirennial & Modernthought.

Kandel, R. Eric (2020). Sanatta ve Beyin Biliminde İndirgemecilik, çev. Mehmet Doğan, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Kauffman, A. Stuart (2019). A World Beyond Physics, NY: Oxford University Press.

Kauffman, A. Stuart (2022). Düzenin Kökenleri, çev. İlkay Alptekn Demir, İstanbul: Alfa/Bilim.

Lehrer, John (2009). Proust Bir Sinirbilimciydi, çev. Ferit Burak Aydar, İstanbul: B.Ü. Yayınevi.

Mandelbrot, B. Benoit & Hudson, L. Richard (2004).  The (mis)Behaviour of Markets: A Fractal View of Risk, Ruin and Reward, London:Profile Books.

Morin, Edgar (2008). On Complexity, New Jersey: Hampton Press, Inc.

Prigogine, Ilya & Stengers, İsabelle (1998).  Kaostan Düzene, İnsanın Tabiatla Yeni Diyalogu, çev. Senai Demirci, İstanbul: İz Yayıncılık.

Rosen M. Steven (2020). Kendiliğinden Evrilen Kozmos, çev. Alper Hayreter, İstanbul: Alfa/Bilim.

Rowelli, Carlo (2022). Helgoland, çev. Tolga Esmer, İstanbul: Tellekt.

Shlain, Leonard (2020). Leonardo’nun Beyni, çev. Levent Tayla, İstanbul: Paloma Yayınevi.

Snow, C.P. (2010). İki Kültür, çev. Tuncay Birkan, Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları.

Taleb, N. Nassim (2008). The Black Swan, London: Penguin Books.

Taleb, N. Nassim (2016). Antikırılganlık, çev. Derya Yüksek, İstanbul: Varlık Yayınları

Taleb, N. Nassim (2018). Taşın Altındaki El, çev. Filiz Deniztekin, İstanbul: Varlık Yayınları.

Notlar


[*]Sokak adını Viyana Çevresi’nin de etkilendiği ünlü Avusturyalı fizikçi Ludwig Boltzmann’dan almaktadır.

[†]Beşeri kültür, beşer disiplinler ya da beşeri bilimler, aslında İngilizce “humanities”in karşılığı olarak kullanılmakta olup “bilim – science” sözcüğünü içermez ve insan düşüncesi ve kültürüyle ilgili bilgi alanlarını, yani felsefe, edebiyat ve sanatı içerir. Bu bakımdan sosyal bilimlerden (social sciences) farklı bir yerde görülmelidir.

[‡] Peter Watson disiplinler arasındaki karşılıklı bağlantının ya da onun ifadesiye “yakınsamanın” 1850’lerde başladığını söyler (Watson, 2019: 27).  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.