Akhisar’da Döngüsel Bir Yolculuk

Gaston Bachelard Su ve Düşler’de “… İnsanın doğduğu memleket bir uzam olmaktan çok bir maddedir; bir granittir ya da bir topraktır, bir rüzgârdır ya da bir kuraklık, bir sudur ya da bir ışık. Onda maddeleştiririz hayallerimizi, düşümüz onunla doğru tözüne kavuşur; temel rengimizi ona sorarız” derken,  tam da söylemek istediklerimi ifade etmektedir. Akhisar’da döngüsel bir zaman yolculuğu yaparken, doğduğum bu şehri çocukluğumun ete kemiğe bürünmüş hali olarak anlatmaya çalışacağım. Bakalım nasıl bir yolculuk olacak? Sıcak, sarı ile yeşil karışımı, parlak bir yolculuk bekliyorum; bizi alıp oradan buraya, buradan oraya götüren, ağır ağır ve telaşsızca…


Bir zamanlar Akhisar’da, bir kadın bir erkek yaşardı.
Biri annem, biri babamdı.

Eskiden, son yıllarda ünlü olan Köfteci Ramiz’in Akhisar çarşı içindeki merkezinin tam karşısında, yerden yaklaşık bir metre yükseklikte geniş bir platform, platformun içinde bir havuz, havuzun etrafında dev çınar ağaçları vardı ve adı da Şadırvan’dı. Köfteci Ramiz’in önündeki yolu soldan kesen ve Şadırvan’ın hemen yanından geçen yolun sol köşesinde ise dedemin sürekli gittiği Mavi Köşe Kıraathanesi bulunurdu. Sıcak yaz günlerinde yolum Mavi Köşe’ye düşerse, dedem beni alır, Şadırvan’a çıkarır ve sade bir dondurma ısmarlardı.

Hatırladığım kadarıyla Mavi Köşe’ye daha çok dedemin yaşında emekliler gelir ve altmış altı oynarlardı. Bir altmış altı ustası olan dedemle altmış altı oynamak olağanüstüydü. Neredeyse elimdeki tüm kâğıtları sayar, beni altmış altıya bağlardı. Gel zaman git zaman iyi bir altmış altı ustası oldum ve dedemi ütmeye başladım ama sanıyorum hile yapıyor, bana numaradan ütülüyordu.

Şadırvan’ın, Akhisar’ın en önemli caddesi olan ve şehrin merkezini istasyona bağlayan Tahir Ün Caddesi’ne bakan köşesinde ise bir gazete bayii vardı, adı da Mustafaydı. Gazeteci Mustafa her akşamüzeri eline aldığı Akhisar’ın Sesi gazetesini o cırtlak sesiyle bağıra bağıra satardı.

İlkokul bilgilerime göre, Tahir Ün,1926-1950 yıllarında yaşamış bir Kore Savaşı şehidi teğmendi.1960’lı yıllarda, denebilir ki, Akhisar’daki tüm bankalar ve eczaneler, belki de avukatlar Tahir Ün Caddesi’nin iki tarafına dizilmişlerdi. Şehrin merkezinden istasyona yaklaştıkça tek ya da iki katlı bahçeli evler başlardı Tahir Ün’ün iki yakasında. Tahir Ün Caddesi’ne paralel caddelerdeki evler de büyük oranda bahçeliydi. Mis gibi kokan bahçeli evleriyle Akhisar, bölgenin en büyük ve şirin kasabalarından biriydi.

Köfteci Ramiz’in şehrin içindeki merkezinden çıkın, sağa dönün, hep sağdan yürüyerek köşeyi dönün, sekiz on metre sonra fakir dostu kuru fasulyeci Arnavut asıllı Ahmet Zogo’nun lokantasına ulaşırsınız. Olağanüstü lezzetli, bir o kadar da ucuz olan Zogo’nun kuru fasulyesinden tatmayan yoktur o yıllar Akhisar’da. Dükkânı hep yoksul kesimden insanlarla dolup taşardı. Ben de bir kez yemiş ama annemin ya da babaannemin kuru fasulyesine göre fazla kuru bulmuştum. Hafif kambur, sürekli ona buna sataşan tuhaf bir adamdı Zogo.

Ahmet Zogo’nun hemen hemen tam karşısında, babamın da çok yakın arkadaşı olan ciltçi Hilmi Aktulga vardı. Ortaokul eğitimim süresince forma forma biriktirdiğim Meydan Larousse Ansiklopedisi’ ni orada ciltletmiştim. Daha sonra yine forma forma biriktirdiğim Ana Britannica Ansiklopedisi ve üniversite kitaplarım dahil başka bir çok kitabımı, hatta lise matematik defterlerimi bile ciltlettiğim Hilmi Ağabey işini çok seven bir sanatkar, daha doğrusu zanaatkardı. Küçük oğluyla akran olan kardeşim Müjdat bir yaz tatilinde orada çıraklık yapmıştı. Bir kısmı annemin evinde yapayalnız, bir kısmı işyerimde, bir kısmı ise evimde bulunan Hilmi Ağabey’in yaptığı ciltler hala dimdik ayaktalar ve zamana meydan okuyorlar. 

* * *

Eğer Köfteci Ramiz’den çıktıktan sonra sağa dönüp doğruca ilerlerseniz, Hashoca Mahallesi, 106 Sokak No: 9’a doğru yol almaya başlamışsınız demektir. Biraz ilerde, elimde bir kese kâğıdı şeftali ile beni, yanımda ise koltuğunun altına aldığı dev bir karpuzla babamı, yolun sağında bulunan Terzi Veli Çoğumlu’ya selam verirken görürsünüz.

Ama siz Ciltçi Hilmi Aktulga’nın bulunduğu caddeyi önünüze alın ve yürümeye devam edin. Biraz ilerde solda, şimdi alışveriş merkezine dönüşmeye çalışan Dombaycı Han’ı geçin, sağda Akhisar Belediyesi’ ne, solda ise Yeni Camii’ne ulaşacaksınız. Caminin arka tarafından gelen çocuk sesleri duyarsanız eğer, bilin ki onların arasında ben de varım ve hangi akla hizmetse, üstelik babam eczacı kalfası olmasına rağmen, ayağından yaralanmış bir leyleği caminin imamına getirmişiz, ondan yardım istiyoruz. O zamanlar, yaklaşık yirmi yıl sonra dedemi, otuz yıl sonra babaannemi, otuz beş yıl sonra babamı ve nihayet kırk beş yıl sonra annemi bu caminin avlusundan sonsuzluğa uğurlayacağım hiç aklıma gelmezdi.

Bu arada Dombaycı Han’ın karşısındaki Turşucu Kelle’den bir bardağı beş kuruşa acılı turşu suyu içen ilkokul arkadaşlarım Salim, Melih ve beni görmüş olmalısınız ki, selam verdiniz, biz de selamınızı aldık.

Yeni Camii’nin önündeki yoldan park istikametine doğru yürüdüğünüz takdirde, solunuzda bir Cumhuriyet binası olan Akhisar Kız Sanat Enstitüsü’nü bırakarak, sonradan yıkılıp yeniden inşa edilen ve adı Park Sineması olarak değiştirilen Tayyare Sineması ile karşılaşırsınız. İçerde ben ve annemin henüz otuz iki yaşında iken kaybettiğimiz en küçük kardeşi Nedim Dayım, Kenan Pars’ın kötü adamı oynayıp ahşap bir köşkte yangın çıkardığı filmi izliyoruz. Belki de annem ve halamlarla birlikte kadınlar matinesindeyiz ve locamıza yerleşmiş, filmin başlamasını bekliyoruz, kim bilir? Çığlıklarımı duyuyor musunuz? Tayyare’nin Akhisar Erkek Sanat Enstitüsü’nün arkasındaki geniş bir arazide yazlık kısmı da vardı ve galiba ilk kez sinemaya orada gitmiştim. Çünkü “Ayşecik” in görüntülerinin arka taraftaki makineden perdeye nasıl yansıdığını bir türlü anlayamamış, saçma bir soru olduğunu bile bile saf saf, “Ayşecik bu duvara nasıl girer” diye kendi kendime sormuş, ama bunun imkânsız olacağını bildiğim için bu düşüncemi kimseyle paylaşmamıştım.

Eski Tayyare, yeni Park Sineması’nın önünden parka inen merdivenlerden siz de inin ve önce sol biraz sonra sağ yaparak karşınıza gelen dev kamelyanın önünde durup bir banka oturun. Kamelyanın arkasından gelen çocuk seslerinin benden ve bir grup arkadaşımdan geldiğine emin olabilirsiniz. Gül çaldığımızı gören bekçiden kaçarken attığımız çığlıklar göğü deliyor, delinen gökten bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Bekçinin feryatları ise işe yaramıyordu. Kamelyayı arkanıza alın ve yürümeye devam ederek sağdaki meteoroloji istasyonunu geçtikten sonra parktan çıkın, Akhisar Erkek Sanat Enstitüsü’nü karşınızda bulacaksınız. Sağa dönüp devam ederseniz tam sağınızda Zeynelzade Halk Kütüphanesi yükselmektedir. İçerde kim mi var? Tabi ki ben ve kızlı erkekli bir grup, bir yandan kitap okuyoruz bir yandan da dalga geçiyoruz. Eğer, parktaki kamelyayı bir önceki istikametinize göre ters yönde arkanıza, Park Kulüp’ü de solunuza alıp biraz yürüdükten sonra sola dönerek ilerlerseniz, parkın küçük bir kapısından çıkarak Akhisar Garajı’na doğru yol almaya başlarsınız.

Akhisar Garajı ve ben, tüm ayrılıklar ve birleşmelerin buluştuğu nokta, haz noktası ya da iktisattaki Edgeworth Kutusu. İzmir Atatürk Lisesi’nde okurken on beş günde bir evci çıktığımda, İzmir’den Akhisar’a geldikten sonra hep bu garajda indim, sevinçle; bir gece kaldıktan sonra İzmir’e gitmek üzere otobüse binmek için hep bu garaja geldim; hüzünle. Babam hep yanımdaydı. Annem dayanamadığı için geçirmeye çok az gelmiştir. Görüyor musunuz? Yağmurlu bir gün, ben otobüsten, annem, babam ve üç kardeşime el sallıyorum; annem, babam ve üç kardeşim ise otobüsteki bana el sallıyorlar. Otobüs uzaklaşıyor, görüntü kayboluyor. Ben ise otobüsteki dokuz numaralı yerimi almış ve on numarada oturan dönemin Akhisar Kaymakamı’nın oğlu arkadaşım Doğu Beyazıt ile koyu bir sohbete dalmışım. Doğu’nun babası Turan Amca bu numaraların en güvenli olduğunu söyler ve bizim için ayırtırdı. Ben de daha sonraları bunu gelenek haline getirerek genellikle dokuz ya da on numaralı koltuklarda seyahat etmeye özen göstermişimdir.    

Hep merak etmişimdir, bu ayrılıklardan sonra ayrılan taraflar ne düşünüyor, ne konuşuyordur diye. Şimdi o güzelim garajın yerinde “kitch” bir belediye binası, daha doğru deyişle anlamsız bir kütle yükseliyor.

* * *

Eğer Köfteci Ramiz’ten çıktıktan sonra, karşısındaki Şadırvan’ın Tahir Ün’e bakan tarafına yönelmiş olsaydınız, önünüze iki seçenek çıkacak, ya sağa ya da sola dönecektiniz. Siz şimdilik sağa dönün ve yavaş yavaş yürümeye başlayın. Dikkat edin, Akhisar’ın en kalabalık çarşısına girmek üzeresiniz. Bayrama bir hafta var ve biraz ilerde, sağda ayakkabı satan Kırcalı’ların dükkânında ben bir ayakkabı deniyorum, babam ise dükkân sahibiyle sohbet ediyor. Ayakkabı da ayağıma tam uydu. ”Tamam baba, ben bu ayakkabıyı beğendim.”

Eskiden çoktular, şimdi çalıştıkları mekânlara lostra salonu deniyor; ayakkabı tamircilerinden söz ediyorum; ağızlarında dudaklarına battı batacak çiviler, dizlerinde erimeye yüz tutmuş bir deri parçası; artık yoklar. Nasırlı elleri ve gözlüklerinin arkasından bakan masmavi gözleriyle, el emeği göz nuru ile ayakkabıya olağanüstü çabuklukla yepyeni bir şekil verirler, boyarlar, sonra da karşısına geçip sigaralarını yakarak işlerini tamamlamış olmalarının huzuru içinde eserlerini seyrederlerdi. Son derece cüzi bir fiyat karşılığında yapılan bu gösteriyi yapanlar Boz Kardeşler’di. Eğer Kırcalı’dan sonra sola dönüp bir süre yürüyerek sonra sağa dönmüş olsaydınız tam köşedeki ayakkabı tamiri yapılan dükkânda bu gösteriyi seyretme imkânınız olacaktı.

Devam edin, Tahir Ün’ü kesen son caddeye geldiğinizde hemen sol köşede dev bir çınar ağacı göreceksiniz, ağacın dibinde de nefis bir kokoreççi. Kesinlikle bir porsiyon yemelisiniz, enfestir. Eğer sağa dönerseniz, ilerde, Terzi Veli Ağabey ile selamlaşan ve koltuğunun altında dev bir karpuz bulunan babam ile elinde bir kese kâğıdı dolusu şeftali taşıyan beni, evimize doğru yürürken görürsünüz. Siz sola dönün. Zeki Müren mi söylüyor? Hava mı karardı ne? Işıklar yandı da. Birkaç adım ilerde, sağda Büyük Sinema uzanmakta, içerden de Zeki Müren’in billur sesi etrafı çınlatmakta. Film henüz başlamamış olmalı. Eğer günlerden pazartesiyse, içerde ben ve dedem Göçmen Gazozu içip, çekirdek yiyerek filmin başlamasını bekliyoruzdur. Belki de babam bir loca tutmuştur, tüm aile oradayız ya da ben ve birkaç arkadaşım locada oturan kızlara bakıp işaretleşmeye çalışıyoruz. Ve Zeki Müren söylemeye devam ediyor.

“Şimdi uzaklardasın / Gönül hicranla doldu / Hiç ayrılamam derken / Kavuşmak hayal oldu / Sevda bahçelerinin / Çiçekleri hep soldu / Hiç ayrılamam derken / Kavuşmak hayal oldu”

Biraz sonra muhtemelen ya hayatımda ilk kez İngilizce orijinal olarak izlediğim Batı Yakası’nın Hikâyesi ile En Uzun Gün filmlerinden birisi ya da ortaokuldaki resim hocamız Hüseyin Hazan’ın ön ayak olmasıyla Akhisar’a gelen Münir Nurettin Selçuk’un konseri başlayacak. Eğer konser başlayacaksa, arada, Zeki Müren’in işi ne diye sormayın, bilmiyorum ya da bana öyle geliyor.  

* * *

Şimdi ikinci seçeneği seçin ve Tahir Ün’ü, istasyona bağlayan istikamette yolunuza devam edin. Çınar ağaçlarını görmüyorsunuz değil mi? Keşke ben ilkokul birinci sınıfa giderken, yani 1962’de gelseydiniz Akhisar’a. İlkokul birinci ve ikinci sınıfa giderken, Tahir Ün Caddesi’nin iki tarafında dev çınar ağaçları vardı. Üçüncü sınıfa giderken neredeyse tüm yıl o dev ağaçların katledilmesine tanık olduk. Küçücük ayaklarımızla, nereden geçebileceğimizi kestiremezdik. Ağaçları katleden zamanın belediye başkanı, yıllar sonra, İstanbul’da karşıdan karşıya geçerken bir belediye otobüsünün altında kaldı. Muhtemelen o güzelim dev çınar ağaçlarının gazabına uğramıştı.

Ne kadar güzeldi o dev çınar ağaçları. Yolunuz bir gün Köfteci Ramiz’in çarşı içindeki merkezine düşerse, köfte yerken duvarlara bakın; o güzelim çınar ağaçlarını görme şansınız olur. Her gün 106 Sokak No: 9’dan yola çıkar, genellikle en yakın arkadaşım Salim’i, ara sıra da Emine’yi evlerinden alır, elimizde, Amerikan yardımı olarak verilen süt tozumsu nesneyi içmek için içine metal bir bardak konmuş torbayı çantanın sapına bağlamış vaziyette, güle oynaya, tıngır mıngır, o güzelim dev çınar ağaçlarının gölgelerinde okulumuza giderdik. Unutmadan söylemeliyim ki, o yıllarda Akhisar’da beyzbol bile oynanıyordu. Ben basketbolu ortaokulda Amerikalı bir İngilizce hocasından öğrenmiştim. Daha sonraları, resmi makamlar o Amerikalıların  “barış gönüllüsü” olduğunu ve hepsinin CIA adına bilgi topladığını açıklamıştı.

* * *

Şimdi, Tahir Ün’ü, şöyle enikonu önümüze almış bulunuyoruz. Yürümeye başlayalım, bakalım nelerle karşılaşacağız? Hemen sağda, köşede Türkiye İş Bankası uzanıyor. İçerde annemin, şimdi nereden olduğunu hatırlamadığın akrabası Naime Abla sesleniyor: “ Mustafa defter kapağın hazır oğlum, gel vereyim.”  O yıllar Türkiye İş Bankası çok iyi bir iş yapıyor, öğrencilere, sol üst tarafında o güzelim logosunun bulunduğu, hafif pütürlü, genellikle kırmızı ya da mavi renkli plastik bir defter kapağı veriyordu ve ben tuhaf bir şekilde babamı Türkiye İş Bankası’na, aynı anlama gelmek üzere, Türkiye İş Bankası’ nı da babama benzetiyordum.

Birkaç adım sonra, yine sağda Çelikoğlu Eczanesi, önünde de, bulunmayan bir ilacı başka bir eczaneden almak için depar atmaya hazır bekleyen çıraklar ve çırakların arasında en yenisi olan ben, oturuyoruz. Kulaklarımız, içerden Eczacı Bey Amca Cemil Menokan ya da babamın en yakın arkadaşlarından, Terzi Veli Çoğumlu’nun ağabeyi de olan, eczacı kalfası Şevket Amca’da.

“O ne, karşıdaki kitapçıya yine o kız girdi, kitapçıyla fingirdiyor galiba. Çok da güzel.” Şevket Amca: ” Çocuklar, haydi bakalım, herkes işinin başına, dalga geçmek yok. Mustafa sen de eczanenin önünü sula da biraz serinleyelim bakalım.” Yoksa yanıyor muyuz, nedir? Ben: ”Tamamdır Şevket Amca.”

Otuz metre kadar yürürseniz, bu kez solda Kâhyaoğlu Eczanesiyle karşılaşırsınız. İçerde babam, masasının başına oturmuş, defterine bir şeyler yazıyor. Henüz evli bile değil. Fakirim, Birinci sigarası içiyor. Filtreli sigara içeceği günler uzak değil bu kısa hayatta. Bu eczane daha sonra yine yaklaşık otuz metre ileriye taşındı, yerine de Nihal Halam’ın da çalışıp emekli olacağı Türkiye Emlak Kredi Bankası taşındı. Ortalık ne kadar sakin! Ama şimdi o sakinliği bulamazsınız. 

O yıllar yolunuza devam etmiş olsaydınız eğer, solda, önce çocukları babamın çok yakın arkadaşları olan eski belediye başkanlarından Ahmet Cemil Kent’in buzhanesini, bir hayli sonra da ünlü Şehir Lokantası ile Şehir Pastanesi’ni, sağda TÖBDER’i, daha ilerde ise sağlı sollu ve  karşılıklı olmak üzere PTT ve TC Ziraat Bankası’nı görürdünüz. Muhtemelen, babam, Atilla Ağabey, Güntürk Ağabey ve Osman Ağabey, Şehir Lokantası’nda oturmuş demleniyorlar, demlenirken zamanı uzatıyorlar, hem uzatıyorlar hem de genişletiyorlar. Babam ikide bir “Anlaşıldı mı?” diyerek herkesi gülmekten kırıp geçiriyor. Buzhane, Şehir Lokantası ve TÖBDER, artık yoklar.

İşte, Ziraat Bankası’na geldik. Babamı Türkiye İş Bankası’na benzetiyordum ya, dedemi de Ziraat Bankası’na benzetiyordum o yıllar. Ziraat Bankası da çok güzeldir hani, büyük, geniş, loş ve serin.

* * *

Arkanızı Ziraat Bankası’na verin ve sağa dönerek ilk sokaktan sağa girin. Biraz ilerde sağda Kuru Temizleyici Yurdanur Ağabey, tam karşısında da annem, babam, kardeşlerim ve  yaz tatillerinde benim, 106 Sokak, No:9’dan sonra taşındığımız evimiz. İki katlı, cumbalı, harika bir ev. Ceyhan Çelikoğlu’nun evi. Kapısında arkadaşım Haldun babaannemle bir şeyler konuşuyor. Haldun: “Teyze, Bülent’le görüşebilir miyim?” Babaannem: “Yanlış geldin herhalde oğlum, burada öyle birisi yok.” Haldun: “Nasıl olur teyze, daha akşamüzeri Bülent’i buraya bıraktım, evde olmalı.” Babaannem: “ Allah Allah, burada Bülent diye… dur oğlum dur, sen Mustafa’mı soruyor olmalısın. Söylesene be evladım. Mustafa, gel kızanım, bak arkadaşın seni soruyor.”

Bu yol ile bu yolu kesen 1. Nakliye Caddesi’nin sol köşesinde de Yeni Eczane, öyle duruyor… İçerde tabii ki yine babam ve pek çok tanıdık, güle eğlene sohbet ediyorlar. Karşısında da Dr. Ahmet Mithat Tuncay’ın muayenehanesi.

* * *

Zaman geçiyor mu ne, yoksa bana öyle mi geliyor, siz iyisi mi tekrar Tahir Ün’e çıkın ve Ziraat Bankası’nın önünden istasyona doğru ilerleyin. Sağda, PTT’nin yanındaki sokağın hemen girişinin solundaki ikinci evin ikinci katında annem babam ve halamlar oruç bozuyorlar, ben ise haber vermeden gelip, hemen evin önüne park ettiğimiz otomobilimizin içinden Ayşen’in aklına gelen cin bir fikirle cep telefonumdan evi arıyorum: ”Alo, baba, ben, ben Mustafa. Nasılsınız bakalım, iyi misiniz? Oruçla aranız nasıl? Annem de tutuyor değil mi?” Babam: ”İyiyiz be oğlum, ne yapalım, son orucumuzu bozuyoruz. Gelmiyor musunuz bu bayram ?” Ben: ”Baba hava nasıl hava?” Babam: “İyi, iyi.” Ben: “Nasıl iyi, yağmur yok mu? Çık bak bakalım.” Babam:  “Ne diyor bu çocuk yahu, yağmur mu yağıyor, Nihal bak bakalım balkondan. Dur ben bakayım.” Annem : “Ben bakıyorum.” Burası da 106 Sokak, No:9’dan sonraki üçüncü evimiz.

“Ah benim gözlüklü oğlumla Ayşenim gelmişiler. Çıkın çıkın, Mustafa ile Ayşen gelmiş. Bayram bize gelmiş.” Annem apar topar merdivenlerden iniyor ve sarılıyoruz, sarılıyoruz, sarılıyoruz… Ama artık sarılamayacağız, ne yazık. Neden bizi bırakıp da gittin be anne, neden?  Senin sessizliğine o kadar ihtiyacım var ki, bilemezsin.

Ziraat Bankası’ndan sonra tekrar istasyona doğru yürümeye devam edebilirsiniz. Sağlı sollu, bahçelerinden mis gibi çiçek kokularının geldiği evler sıra sıra dizilmişler, selam vermenizi bekliyorlar. Solda güzelim Akhisar Hükümet Konağı yükseliyor, ama artık yok. Ne güzel de gıcırdardı merdivenleri, gıcır da gıcır, gıcır da gıcır, siz tırmanırken. Siyah beyaz bir fotoğrafını Köfteci Ramiz’de görebilirsiniz.

Nihayet, ilerde sağda, koskocaman dev gibi bahçesiyle, okulum Misakımilli İlkokulu uzanıyor, ılık bir Akhisar akşamında. Şimdilik okulumu es geçin, çünkü akşam oldu, kapandı.

İşte sağda yazlık Kulüp Sineması ve biz, annem, babam, halamlar ve kardeşlerim sandalyelerimize oturmuş ya Raj Kapoor’un Arkadaşımın Aşkısın’ ın ya da Kirk Douglas’ın Spartaküs’ünün başlamasını bekliyoruz. Yoksa anneciğim o akşam  yine gelmemiş miydi ? Plakta ise, ilk kez ortaokulda iken duyduğum Mary Hopkins’in o ünlü şarkısı dönüyor, dönüyor da dönüyor, plak dönerken herkes iki gözü iki çeşme, ağlıyor, ağlıyor da ağlıyor. Bu şarkıyı hala ne zaman duysam, gözlerim yaşarır, biriken yaşlarım yanaklarımdan süzülür, süzülen yaşlarım tam kurumaya yüz tutar ki, yeni dökülen yaşlarım kuruyan yaşlarımı yeniden ıslatır ve bu böyle devam eder gider. Ta ki şarkı bitene kadar…

“Once upon a time there was a tavern / Where we used to raise a glass or two / Remember how we laughed away the hours / And dream of all the great things we would do / Those were the days my friend / We thought they’d never end / We’d sing and dance forever and a day/ We’d live the life a choose / We’d fight and never löse / For we were young and sure to have our way/ La la la / Those were the days, oh yes those were the days”

Kulüp Sineması’ndan ve sağlı sollu birkaç bahçeli evi geçtikten sonra, o yıllar “Ana Yol” dediğimiz ve İstanbul ile İzmir’i birbirine bağlayarak upuzun uzanan ana caddeye ulaşırsınız. Tahir Ün’ün bittiği ve “Ana Yol”un başladığı kesişme noktasından karşıya geçerseniz eğer, tam karşınızda efsanevi Akhisar Garı yükselecektir. O yıllar tarihi olan bina daha sonra yıkıldı ve yerine modern diye isimlendirilen tuhaf bir “şey” inşa edildi. Hemen birçok şehrimizde olduğu gibi…

* * *

Tekrar Köfteci Ramiz’in çarşıdaki merkezine dönüp içeriye girerek köftenin üstüne bir de tulumba tatlısı yer misiniz lütfen! Çok lezzetli değil mi? Paranızı ödeyip dışarı çıkın ve bu kez sola dönerek 1. Nakliye Caddesi’ne doğru yürümeye başlayın. Biraz ilerde balıkçıları göreceksiniz, artık yoklar. Beş on adım ötede ise yol genişleyecek ve solda o dev yapı ile karşılaşacaksınız. Akhisar’ın tüm kasaplarının bulunduğu o dev yapıyla, kasaphaneyle. Dışardan bakınca Avrupa’daki dev kiliselerden biri zannedebilirsiniz. Dikdörtgen bir tabana oturmuş alabildiğine yüksek bir bina ve yüksek bir tavan, içinde yan yana dizilmiş tertemiz açık sistem kasap dükkânları ve hoş bir serinlik. Dedemin ve babamın kasapları farklıydı, aynen bazı konulardaki fikirleri gibi. Bu dev binanın ana giriş kapısının iki tarafında, sinemaların her hafta değişen film afişleri asılır, biz de gider bakardık, acaba hangi filmler gelmiş diye.

 Artık 1.Nakliye Caddesi’ni önünüze alabilir ve yolunuza devam edebilirsiniz. Yürüyün, tıngır da mıngır, yürüyün, solda Avcılık ve Atıcılık Kulübü ile Akhisar’ın Sesi Gazetesi, sağda  Diş Hekimi Nedim Ercan’ın, onun tam karşısında ise bana çiçek aşısı yapıp  gecelerimi uyutmayarak zindan eden Dr. Kemal Kumova’nın muayenehaneleri, öyle duruyorlar. Ailecek tanıştığımız Mehmet Ali Amca’nın işyeri Kuaför Mimoza ise Kumova’dan hemen sonraki binanın ikinci katında bulunuyor. Diş hekiminden sonra Yeni Eczane geliyor. Bu kez içerde, kendisi yetmiş yaşını aşmasına rağmen genç kızlara laf atmaktan çok hoşlanan Ahmet Şevki Amca, babam, Ceyhan Ağabey ve Yakup Amca var. Derin bir sohbete dalmışlar. Yola devam ederseniz eğer, ilerde solda Dr. Adnan Birgen’i davudi sesiyle babama bir şeyler anlatırken bulabilirsiniz. Az ilerde sol köşede Ali Şefik Ortaokulu genişçe bir alana yayılmış, bahçesinde de basketbol oynayan çocuklar, biri ben tabii ki. Ama artık Ali Şefik Ortaokulu’nun binasından eser yok. Yıkıp yerine tam anlamıyla tuhaf bir kütle yapmışlar.

, , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir