Ali Şefik Ortaokulu

O zamanlar bir türlü bitmeyen ilkokul bitmiş, Ali Şefik Ortaokulu’na yazılmıştım. Ortaokulum, babamın çalıştığı Yeni Eczaneye yakın olup Tahir Ün’e paralel olan cadde üzerindeydi. Ortaokul birinci sınıfta H, ikinci ve üçüncü sınıfta ise B şubelerindeydim. Matematik ve Tükçem iyi olduğu için iki yıl üst üste iftihara geçmiştim. Artık büyüyordum, numaram da büyüyordu ve 950 olmuştu.

Ortaokul birinci sınıfta iken, kız öğrenciler dahil, mutlaka, asker gibi şapka takar, her hangi bir öğretmenle karşılaştığımızda da asker gibi selam verirdik. İkinci sınıfta bu uygulama kalkmıştı. Basketbol merakım ortaokulda başlamış, okuldan çıktıktan sonra hemen her gün birkaç arkadaş oynamayı ihmal etmez olmuştuk. Bunda, “barış gönüllüsü” İngilizce hocamızın çok önemli etkisi olmuştu.

Ortaokulda unutamadığım öğretmenlerimden birisi resim öğretmenimiz Hüseyin Hazan’dır. Tam bir Münir Nurettin Selçuk sevdalısı olan Hüseyin Hazan yüzünden ben ve birkaç arkadaşım o yaşlarda bu dev sanatçıyı dinlemeye başlamıştık. Her perşembe radyoda Münir Nurettin Selçuk’un programını dinler, bunu hocaya anlatır, 10 alırdık.

Unutamadığım bir diğer hocam Jerfi Sıkça’ydı. Biyoloji hocamızdı ve inanılmaz zor sorular sorardı. Hiç unutmam, bir gün yedi almıştım, daha yüksek bir not beklediğimi söyleyince, “Daha ne istiyorsun, Hazreti Bülent” demez mi! “Zaten hepsini yapmışsın, ben de yedi verdim.” Durumu üst sınıflara sorunca anladım ki hocanın en yüksek notu yediymiş zaten. Jerfi Bey’in en ilginç özelliklerinden ya da görevlerinden biri de sürekli saç kontrolü yapması, uzun saçlı olarak nitelendirdiklerini derhal berbere göndermesi ve gönderirken de “Alabros olacak” demesiydi. Yani saçlar üç numaraya yakın olacak ama tepede bir tutam kalabilir. Bu biz kahrederdi, çünkü kızlara saçlarımızla hava atmamızı engellemiş oluyordu. Şimdiki öğrenciler çok şanslı.

Nedense şimdi adını hatırlayamadığım ortaokul matematik hocama İzmir Atatürk Lisesi’nde okurken bayram ya da yılbaşı kartı atmış, fakat adımı yazmayı unutmuştum. Son derece bilgili fakat oldukça sakin bir portre çizen hocamdan kartıma karşılık bir kart aldığımda, nasıl utandığımı unutamam. “Adını yazmamışsın, ama seni yazından tanıdım…vb…Gözlerinden öperim.”  Tabi yaz tatilinde derhal elini öpmeye gidip özür dilemiştim.

Her ne kadar matematik ve fen derslerini edebiyat derslerine göre daha çok seviyor olsam da Türkçem iyiydi ve ortaokulda başta Dostoyevski olmak üzere, Tolstoy ve Balzac’ın önemli eserlerini okumuştum. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sının genç Raskolnikov’unu, Budala’sının iyilik timsali Prens Mişkin’ini ve Kumarbaz’ının  İvanoviç’ini o yıllar tanımıştım. Lise eğitimimi de içine alan süreçte Dostoyevski’nin okuduğum diğer önemli kitapları, Ecinniler, İnsancıklar, Karamazov Kardeşler, Ölüler Evinden Anılar ve Yeraltından Notlar olmuştu. Dostoyevski’yi o kadar çok sevmiştim ki, J.M. Coetzee’nin Kötü Bir Yılın Güncesi’nde dediği gibi, ben de, “ Slava Fyodor Mihayloviç! Adın sonsuza dek şöhretler sarayından çıkmasın” diyorum.

Tolstoy’un Diriliş , Gogol’un Ölü Canlar, Balzac’ın Vadideki Zambak, Stendhal’in Kırmızı ve Siyah gibi romanları ortaokul yıllarımda okuduğum ve beni en çok etkileyen kitaplardı. Kırmızı ve Siyah’ taki Julien Sorel hep kahramanım olmuştur. Halide Edip Adıvar’ın Handan, Ateşten Gömlek ve Sinekli Bakkal, Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü, Çalıkuşu ve Ateş Gecesi gibi eserleri yine o yıllar okuduğum kitaplardı. Lisede modern fen, üniversitede ise ağırlıklı olarak istatistik eğitimi aldığım için roman okuma alışkanlığımı kısmen kaybetmiş olsam da her yıl hiç olmazsa üç dört kitap okuyabiliyordum. Kitap okuma alışkanlığımı önemli ölçüde ortaokul birinci sınıftaki Türkçe hocamız Hayrettin Yetiş’e borçlu olduğum söylenebilir.

* * *

Ortaokulumuzun tam karşısında “Tepe Mezarı” dediğimiz bir antik şehir kalıntısı vardı. Bu kalıntılar o zamanlar henüz koruma altına alınmamış olduğundan içine girmek yasak değildi. Biz de teneffüslerde koşa koşa buraya gider ve “komen” adını verdiğimiz bir tür kovboyculuk oynardık. Diğer bir adı “Thyateira” olan bu alan daha sonra etrafı tel örgülerle çevrilerek koruma altına alındı ve az da olsa turist çekmeye başladı.

İnternette yaptığım kısa bir sörften sonra, biraz zorlama gibi görünse de Akhisar’ın tarihini M.Ö 3000’ lere götürmenin mümkün olduğunu gördüm. Rivayete göre, bu yıllarda Batı Anadolu’da yaşayan Luwiler, Hint – Avrupa dili kullanırlarmış ve Batı Anadolu’da sonu RA ile biten isimler onlar tarafından konmuş. Bizans İmparatoru Konstantin’in şimdiki istasyonla hastane arasına beyaz bir kale yaptırmasından sonra Thytateira ismi Aspro (Ak) Kastro (Hisar) olarak değiştirilmiş. Şehir, 1307’de Türklerin eline geçince de adı Akhisar olmuştu.

* * *

Ortaokulumun babamın çalıştığı Yeni Eczane’ye yakın olduğunu söylemiştim.  Beş dakikalık bir mesafedeydi. Yeni Eczane benim için bir fenomendir; tıpkı babam gibi. Yeni Eczane benim için babamdı, babam ise Yeni Eczane’nin çok ötesindeydi.

, , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir