İzmir Atatürk Lisesi

Annem gurbete gitmemi hiç, ama hiç istemiyordu. Ona göre, Ali Şefik Ortaokulu’nu bitirdikten sonra Akhisar’da liseye gitmem yeterliydi. Üniversite çağına geldiğimde, biraz daha büyümüş olacağım için gurbette olmak o kadar acı vermeyebilirdi. Ama babam, hem çok uzak olmayan hem de iyi bir okul olan İzmir Atatürk Lisesi’ne kaydolmamda ısrarcıydı. Dediği de oldu ve ben bu okula leyli, yani yatılı olarak yazıldım. Bu nedenle de Atatürk Lisesi’ndeki anılarımı babamın bölümünde anlatmayı daha uygun gördüm.

Okula gittiğimiz ilk günü çok iyi hatırlıyorum. Yeni çarşaflar dikilmiş, yeni giysiler alınmış, hepsi bir valize özenle yerleştirilerek İzmir’in yolu tutulmuştu. Tabi annem ve babamla birlikte. Çok güzel bir pazar günüydü. Eşyalarımı okula yerleştirip İzmir’in o karmakarışık, kıpır kıpır ama güzel mi güzel Kemeraltı Çarşısı’nda güzel bir yemek yedikten sonra tekrar okula dönmüş, akşam olup ta ayrılık vakti geldiğinde annem ve babamla birbirimize sarılıp vedalaşmıştık, hıçkırıklarımız birbirlerimizinkine karışarak.

Artık 106 Sokak, No:9’dan uzakta, yepyeni bir çevrede, yepyeni arkadaşlarla birlikte, İzmir Atatürk Lisesi’nin yemekhanesindeydim. Sonra etüt başlayacak, daha sonra da yatakhanelere yatmaya gidecektik.

Okulun ilk birkaç haftasıydı sanıyorum. Etütten çıktığımız bir gece, şimdi Arkadaş Yayınları’nın sahibi olan arkadaşım Cumhur Özdemir ile omuzlarımızda havlumuz yan yana dişlerimizi fırçalayıp ayaklarımızı yıkarken, Cumhur, pencereden lisemizin Lozan Kapısı’na bakarak, “Bülent, önümüzde tam üç yıl var. Nasıl geçecek bu kadar süre?” demişti. Ben de başımla onaylayarak,” Evet Cumhur, nasıl geçecek, bilmiyorum gerçekten” demiştim. Tesadüf bu ya, üç yıl sonra, aynı yerde, hemen hemen aynı vakitte yine Cumhur’la birlikte dişlerimizi fırçalayıp ayaklarımızı yıkarken birbirimize bakarak, ikimiz birden “Nasıl da geçti, değil mi?” deyip üç yıl öncesini hatırlamıştık, tebessümle olmayan bıyıklarımızın altında gülerek.

Rüzgar gibi geçmişti, esip kavurarak ortalığı o koskoca üç yıl. Zaman zaman neşeyle, zaman zaman heyecanla, zaman zaman hüzünle, zaman zaman başarıyla, zaman zaman başarısızlıkla, güle oynaya, ağlaya güle, koştura koştura, yata kalka, çalışa çalışa, sınava gire, sınavdan çıka, evci çıka, evden gele, etüde gire, etütten çıka, düşe kalka, okuya okuya, geze geze geçmişti o muhteşem, güzel, eğlenceli üç yıl…

Scan10006
Atatürk Lisesi ‘nde birinci sınıfta ve Biyoloji Laboratuvarı’ndayız. Ben, sağ tarafta önden ikinci sırada ve sağdan ikinciyim. Mikroskobu iki elimle tutmuş bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Efsane Müdürümüz Ali Kemal Görgülü ve hepimizin çok sevdiği Bircan Öğretmenimiz.

İzmir Enternasyonal Fuarı’nın Montrö ve Lozan kapılarının tam karşısında yer alan  Atatürk Lisesi, uyguladığı müfredat itibariyle oldukça “sıkı” bir okuldu. Çok sevdiğimiz tarih hocamız Garra Sarmat’ın sıkça tekrarladığı gibi, lisemiz bizden önceki dönemlerde yapılan yurt dışı sınavlarında en başarılı liseler arasında yer alırmış. Garra Hoca nedense Galatasaray Lisesi’ni en önemli rakibimiz olarak görür ve lisemizin ondan daha iyi bir eğitim verdiğini anlatırdı. Hoca’ya göre Galatasaray Lisesi seçme öğrenci alır ve bir düzeye yükseltir, Atatürk Lisesi ise hemen herkesi kabul eder ama Galatasaray’dan daha yüksek bir düzeye yükseltirdi. Çok sıkı bir Atatürk sevdalısı olan tarihçimiz Garra Sarmat, Deniz Gezmiş’lerin asıldığı günün ertesi sabahı sınıfa ağlayarak gelmiş, onların birer kahraman olduğunu hıçkıra hıçkıra anlatarak iktidara veryansın etmişti. Sınavlarda, dağıttığı cevap kağıtlarının arkasına geçmememizi, geçersek eğer okumayacağını, sorulardan sonra cevaplar diye bir başlık yazmamızın kendisini aptal yerine koyacağımız anlamına geleceğini ve nihayet, kağıdın sol tarafındaki çizgiyi yok varsayarak en soldan başlayarak cevap vermemizi söylerdi. Tüm bunları yaptırmasının nedenini de söylemeyi ihmal etmezdi: Biz yoksul bir ülkeydik ve kendimizi tasarrufa alıştırmalıydık. Son sınıfta veda partimizi İzmir Enternasyonel Fuarı’nın içindeki bir gazinoda yapmak istediğimizi duyunca kıyameti koparmış, bunun okuldan kaçar gibi davranmak anlamına geleceğini ifade ederek bizi uyarmıştı. Sonunda, eski mezunlarımızdan Ali Kocatepe’yi getirtmiş ve partiyi yemekhanede yaptırtmıştı. Doğal olarak partinin başrol oyuncusu kendisi olmuştu. Saçları, ABD’nin Boston şehrinde okuyan kızını bir trafik kazasında kaybettiğinde, bir gecede pamuk gibi bembeyaz olan bu müstesna insanı sevgi ve saygıyla anıyorum.

Bir diğer unutamadığım hocamız, matematik sihirbazı olan İrfan Barış’tı. O yıllar Yale Üniversitesi’nde hoca olan Oktay Sinanoğlu’nun lisemizde verdiği bir konferansta belirttiği gibi İrfan Hoca bize matematik kültürü aşılamıştı. Bu nedenle, üniversitede matematik çalışmama hiç gerek kalmamıştı. Bir gün tahtaya beş problem yazmış ve cevaplamamızı istemişti. Hiçbirimizin kalemi bile elimize alamadığını görünce, o sırada yemekhaneye kesilmek üzere getirilmekte olan bahçedeki hindileri göstererek, “Saklanın da hindiler sizi görmesin. Afyon mu yuttunuz ne? Hepiniz çaktınız” diye gürlemişti. Sonra tebeşiri eline alarak beş problemi de çözmüş,  çözerken de hepsinin uluslararası matematik yarışmalarında sorulduğunu eklemişti. Ama bir şey daha vardı; biz henüz yılın ortasındaydık ve bize daha anlatmadığı birçok ünite söz konusuydu. Hocanın derdi, gerçekten de bize matematik kültürü aşılamaktı. Çok demokrat bir kişiliğe sahip olan İrfan Hoca, son sınıfta karşılıksız olarak hepimize ek ders verir, bu dersleri verirken bazılarımızın sigara içtiğini bildiği için cebinden çıkardığı Çamlıca Sigarası paketinden bir sigara alırken, “Siz de artık dumanını koklamakla yetinin“ diyerek sigarasını yaktığında ortalığı mis gibi mentollü sigara kokusu kaplardı. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Unutamadığım diğer iki hocam, tüm psikolojik sorunları Freud ile çözdüğü için daha önceki kuşaklar tarafından Freud takma adıyla anılan, en yüksek notu 8 olan, sürekli papyon takan ve Fred  Asteir’in esmer versiyonu, felsefeci ve müzisyen Selahattin Göktepe ile Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından, psikoloji hocamız aşık şair Nahit Ulvi Akgün’dü. Yatılı okullarda hemen her hocanın takma bir ismi vardır. Garra Hoca’ya yalın bir şekide Garra, İrfan Hoca’ya da İrfan derdik. Ama birçok hocamız vardı ki, bakkal, avcı, katır, toto, kel, ranza, erkek, fıstık, vb. diye isimlendirilmişlerdi.

, , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir