Bülent GÜNDOĞMUŞ

Çamlı Dam

“ Akım çıkım yeerde babaanne? Akım çıkım yeerde? “

Geriye dönüp baktığımda babaannemle ilgili ilk anımın, ona, kaybettiğim çekiç ve kerpetenimin nerede olduğunu sormak için kurduğum bu çocukça cümle olduğunu anımsıyorum. Yanılmıyorsam üç yaşlarındaydım ve ailece Çamlı Dam dediğimiz  yazlık bir evde oturuyorduk.

Çağdaş psikolog Douwe Draaisma Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer adlı kitabında çoğu insanın ilk anılarının tarihini iki ila dört yaşlarına kadar götürebildiğini, ancak bu sınırın her iki yöne doğru esneyebileceğini söyler. Draaisma’ya göre insanın söz dağarcığı tam da bu yaşlarda patlama yaşar ve ilk anılarımız bir tekrar ve rutin arka planı talep eder ki böyle bir arka plan üç yaşından önce oluşmaz. Aslında anılar insanın daha ilk yıllarında mevcuttur, sonra daha soyut yapıların içine karışırlar ve artık tek başına hatırlanamaz hale gelirler. Bununla birlikte belleğe daha çok aykırılıklar, istisnalar, sürprizler depolanır. Bir Demet Anı,  bir bakıma, işte bu istisnaların hikâyesidir. Kuşkusuz, anımsadıklarım genellikle hoş duygularla örülmüş anılarımdır. Çünkü Sigmund Freud’un dediği gibi, belleğimiz nahoş duyguları siler.

Yazlık ev dediysem, dinlendiğimiz bir ev değildi burası; tam tersine tütün ekmek için kiraladığımız, ortasında bizim dam dediğimiz iki odalı küçük bir ev bulunan sekiz on dönümlük bir tarlaydı. Banyo evin içinde, hela dışındaydı. Dedem, babaannem, annem, babam, iki halam ben ve benden sonraki kardeşim, sekiz kişi, kışın Hashoca Mahallesi 106 Sokak, No:9’da, yazın ise Çamlı Dam’da ikamet ediyorduk.

Mehmet dedem ve babaannem

Çamlı Dam şehirdeki evimize yürüme mesafesiyle yaklaşık yarım saat uzaklıktaydı. Şehrin periferisindeydi diyebiliriz. Akhisar’da o yıllar, yani 1950’lerin sonu ve 1960’lı yıllarda çok yoğun bir biçimde tütün ekilirdi. Bu nedenle birçok aile yazları tütün ekmek için kiraladıkları damlara taşınır, tarlalarında tütün ekerlerdi. Nitekim dedemi kaybettiğimizde, babam belediye hoparlöründen “eski tütüncülerden…” diye anons ettirmişti. Günümüzde, Dünya Bankası’nın marifetiyle, Akhisar’da tütün ekenlerin sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar azaltılmıştır. Hoş, sigara yasaklarından sonra tütün ekmenin ne kadar anlamı olurdu; o da ayrı bir konu.

Çamlı Dam’ın küçük bir bahçesi vardı ve babaannem bu bahçeye biber, domates, patlıcan, taze fasulye, kabak, nohut ve bamya ekerdi. Çiçeklerine dokunmak yasaktı. Onlarla konuşur, onları gözü gibi bakardı. Ellili yaşlarını sürüyor olmalıydı. Evet evet yaptığım hesaba göre elli üç yaşında olmalıydı. Kısa boylu ve minyon olmakla birlikte çok sağlam bir yapısı vardı. O yıllarda, onu hep dimdik ayakta hatırlıyorum. Birbirimizi o kadar çok severdik ki, ondan ekmek isterken bile “Babaanne / Babaanne / Bana ekmek ver / Bana ekmek ver” diye bir şarkı tutturur,  “Lastik patladı / Şoför atladı / Şiş kebabı / Şiş kebabı” diye devam ederdim.

Dedem, evin elli metre kadar uzağında bulunan dev bir çam ağacının altına kurulan yatakta uyurdu. Buraya Çamlı Dam dememizin nedeni işte bu dev çam ağacıydı. Ben ise bu yatakta, dedemin yanında yatmaya bayılırdım. Akşamları dedemden önce yatağa girer, yorganı üzerime çektikten sonra yıldızları saya saya uyurdum. Hatta  yıldızlardan işlenmiş yorganı, belki de daha doğru bir ifadeyle, o kapkaranlık gecenin içinden yeryüzüne sağanak halinde yağan yıldızları üstüme örterek uykuya dalardım.  Sonraki istikametim önce annemin, sonra babaannemin yanıydı.

Her akşamüzeri babaannemle ben, işten bisikletle dönen babamı Çamlı Dam’ın ana yola bakan kapısında özlemle beklerdik; bakalım bana ne getirmiş diye. Ödülüm genellikle bir çikolata olurdu. Babam, eğer bir şey getirmezse, babaannemin çenesinden kurtulamayacağını bilirdi.

O sırada annem çoktan sofrayı kurmuş, henüz yaşına basmamış olan kardeşimi yedirmiş olurdu. Babam geldikten sonra hepimiz sofraya oturur, yemeğimizi neşe içinde, hep birlikte yerdik. Bu adet hep sürdü.

Geçen yıl kardeşim Cahit’le Çamlı Dam’a gittiğimde o dev çam ağacı hala dimdik ayakta duruyor, küçücük evimiz ise zamana direniyordu. Yanına yeni ve daha büyük bir ev yapılmıştı. Uzaktan baktım, çekiç ve kerpetenini kaybeden bir çocuk babaannesine  “akım çıkım yeerde babaanne, akım çıkım yeerde” diye sesleniyor, evin annesi sofrayı kuruyor, evin babası bisikletini duvar kenarına yaslamaya çalışıyor, evin dedesi ise çam ağacının altındaki yatağa yatmaya hazırlanıyordu. Geçmiş ve şimdi bir ve aynı olmuş, bana nanik yapıyordu. Ama hiç olmazsa “toz” olmamıştı.

Kardeşime, “ Cahit, Çınarlı Dam’a gidelim” dedim.

Notlar

2010 yılında yazdığım Bir Demet Anı kitabımdan alınmıştır.

 
 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir