Bülent GÜNDOĞMUŞ

Çınarlı Dam

Birkaç yıl sonra, yazları Çınarlı Dam’da ikamet etmeye başladık. Adını biz koymuştuk ve nedeni tahmin edileceği gibi ana kapının önündeki dev çınar ağacıydı. Ağacın önünde bir de kuyu vardı. Artık, beş yaşındaydım.

Çınarlı Dam Çamlı Dam’dan hem tarla hem de ev olarak oldukça büyük olup iki katlıydı. Girişte salon mutfak ve bir oda, üst katta ise iki odası vardı. Banyo evin içinde, hela dışındaydı. Evin önünde genişçe boş bir alan, bu alanın önünde ise yine daha çok babaannemin ekip biçtiği bahçe vardı. Neler yoktu ki bahçemizde? Ayva, nar ve üç çeşit erik ağacı, domates, biber, patlıcan, taze fasulye, bamya, kabak, vb. Bahçenin sol kenarında yuvarlak bir havuz ve havuzun yanı başında bizim o zamanlar “çark” dediğimiz rüzgâr gülü vardı.

Kardeşim Müjdat ve ben

Rüzgâr çıktıkça çark döner, çark dönünce mekanizma çalışır, mekanizma çalışınca tulumbadan su akar, su akınca havuz dolar, dolan havuzun kapağını açınca sebze ve meyvelerimiz hiçbir güç harcamadan sulanırdı. Şimdi, o sığ havuza defalarca girip yüzmeye çalıştığımı tebessümle hatırlıyorum. Bahçenin sağ tarafında ise bir tulumba ve tulumbanın etrafında başta her akşam açan akşam sefaları olmak üzere, şebboylar, mavişler, kasımpatılar, yıldız çiçekleri cümbür cemaat dans ederlerdi. Bir de tulumbanın hemen yanında olağanüstü lezzetli bir İtalyan erik ağacı vardı ki zamanı gelip meyve verince yemeğe doyamazdık. Tulumbanın ve bahçenin arka tarafında ve yaklaşık otuz metre ötesinde bulunan çardak ise tarladan eve gelirken sıcaktan korunmak ve nefes almak için ilk duraktı.

Damı yandan kesen bir patikanın hemen yanında dev kavak ağaçlarının bulunduğu  geniş bir alan vardı ve rüzgar çıktığında ağaçların çıkardığı ses, özellikle akşam yattığımda ninni gibi gelirdi.

“Kızanıma patlak biber yaptım Nevriye, uyandır da soğumadan yesin çocuğum.” İşte Çınarlı Dam’dan bana kalan en güzel anı. Babaannem anneme közde biber yaptığını ve beni uyandırmasını söylüyor. Her sabah bahçeden topladığı biberleri kendi mangalında közler ve afiyetle bana yedirirdi. Yıllar sonra Sapanca’daki evimizde mangal yakıp biber közlerken annemin ateş üzerindeki biberleri çıplak elle alıp soyduğunu görünce Çınarlı Dam’ı hatırlamış, “Anne ellerin yanmıyor mu, babaannem de Çınarlı Dam’da böyle yapardı” demiştim. O da, “Yıllar geçtikçe alışıyor insan, hem sıcak soymak daha kolay oluyor “ diye yanıtlamıştı. Artık “patlamış” sıcak biberleri soyarken benim de ellerim yanmıyor. Eğer siz de biber közlerken kulağınızı ateşin üzerindeki bibere eğerseniz, nasıl patladığını duyarsınız.

Ben üst katta babaannemle birlikte yer yatağında yatardım. Dedem aynı odada somyasında, annemle babam ise kardeşimle birlikte diğer odada yatarlardı. Alt kattaki oda halamlarındı. Yattığım yer pencerenin kıyısındaydı ve ana giriş kapısının önündeki dev çınar ağacına bakıyordu. Mehtaplı gecelerde ayın çınar ağacına karanlığı delerek vurduğu ışık tuhaf şekiller oluşturur, benim babaanneme daha çok sokulmama neden olurdu. Bu durum babaannemin boynundaki benle oynayarak, kavak ağaçlarının çıkardığı ses eşliğinde, derin bir uykuya dalmamı sağlardı. Birkaç yıl sonra, oynarken oynarken, babaannemin boynundaki beni koparmış üzüntüden ne yapacağımı bilememiştim.

 Her sabah bakkaldan ekmek almak benim görevimdi. Terliklerimi giyer, yerden yaklaşık beş santim yüksekliğindeki ipince toz yığınlarına pofuduk pofuduk basarak bakkala gider, görevimi tamamlardım. Toz yığınlarına pofuduk pofuduk basarken terliklerimi çıkarıp yalınayak kalarak o yumuşaklığı hissetmek bana büyük bir haz verirdi. Ne elektrik kalırdı vücutta ne de stres; hoş o yıllarda elektrik ya da stresin hanemize uğraması söz konusu değildi tabii.

Çınarlı Dam’da  her pazar misafirimiz eksik olmazdı. Evin önündeki geniş alanda sofralar kurulur, neşe içinde, güle oynaya yemekler yenirdi. Soframız kendimi bildim bileli hep kalabalık olmuştur. Evimizin mutluluk kaynağı bu kalabalığın yarattığı sinerji olmalıydı.

Sonbahar geldiğinde, tütünler kurutulduktan sonra, annem, babam, kardeşim ve iki halam şehre dönerler, ben babaannem ve dedemle Çınarlı Dam’da kalırdık. Yıllardır, sonbahar gelince, ümitsizce de olsa, hala orada kalabilmeyi çok isterim.

Üç yıl önce kardeşimle gittiğimiz Çınarlı Dam önemli ölçüde harap olmakla birlikte yerinde duruyordu. Bizim çark dediğimiz rüzgâr gülü yoktu. Uzaktan baktım, yaklaşık kırk beş yıl önceki anılarıma gittim ve havuzda yüzmeye çalışan kendimi, biber patlatan babaannemi, sofrayı kuran annemi gördüm, gözlerim sulandı; kardeşime  ”gidelim Cahit” dedim. Geçen yıl tekrar gittiğimde ise Çınarlı Dam’ın yerinde yeller esiyordu. Bina “toz” olmuştu, anılarım ise tarih. Toz dediysem basınca pofuduk pofuduk ses çıkaran cinsten değil.

Not: Bu yazı Bir Demet Anı kitabımdan alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir