Gizemli Mısır

Yerdeki çalı çırpının top olup yuvarlana yuvarlana oraya buraya uçuştuğu sokak terk edilmiş gibiydi. Ipıssız. Yürümeye devam ettik ve köşeyi dönerek başka bir sokağa girdik. Duvarlarını sesi zaman zaman ıslığa dönüşen güçlü bir rüzgârın yaladığı girdiğimiz bu sokaktaki kapısı aralanmış ilk evin bahçesinde bulunan mezarın başına çömelmiş yaşlı bir kadın çayını yudumluyordu. Yürümeye devam ettik. Yürürken kapıları aralanmış irili ufaklı başka bazı evlerin bahçelerindeki irili ufaklı mezarların başına çömelmiş çaylarını yudumlayan başka bazı kadınlarla, onlara eşlik eden erkeklerle ve mezar taşlarının etrafında oynayan üstü başı yırtık giysili çocuklarla karşılaşıyorduk. Çay saatinde Ölüler Şehri’ndeydik. [i]

Bir taraftan Kahire Müzesi’ndeki mumyalar diğer taraftan da ölülerle birlikte yaşayan bu yoksul insanlar, dünyanın anası sayılan Kleopatra’nın bu gizemli ülkesinde, Schopenhauer’in dediği gibi yaşama ölümle birlikte gerçeklik kazandırıyor olmalıydılar.

Karnak Tapınağı, Luxor

Taksi şoförü de olan rehberimiz, bizi, salonunda bir Osmanlı paşasının dev gibi anıt mezarının bulunduğu eve götürdüğünde karşılaştığımız manzara şöyleydi: Önce yan odadaki misafirler yeni gelen misafirlere, yani bize, yol açmak üzere evi terk ettiler. Sonra bahşiş olarak, yaklaşık 100.000 TL’sına (bugünkü 10 kuruş) karşılık gelen 5 Mısır Pound’u verdiğim ev sahibi kadın, büyük bir çeviklikle, salonun ortasındaki anıt mezarın üstüne çıktı ve mezarı aydınlatan lambanın avizesini çıkararak; “paşa, paşa” diye konuşmaya başladı. İşte o zaman bu güçlü Osmanlı paşasının anıt mezarının bir bahşiş vesilesi olması karşısında, canlansa da konuşsa, konuşsa da, neler söyleyeceğini duysak diye düşünmekten kendimi alamadım.

Gizemli Mısır yolculuğumuz o kadar tuhaf başlamıştı ki inanmak mümkün değildi. Kaptan, Luxor’a ve Kahire’ye gidecek olan yolcuları saydıktan sonra, çoğunluk Luxor’a gideceğini beyan ettiği için, kalkışta rotayı Luxor’a yönlendirmişti. Mısır Havayolları’na ait olan bu uçak, bu seyahatten yanılmıyorsam 10 yıl sonra düşmüştü. Mısır’daki rotamız, önce Luxor, sonra Nil’de gemi ile Assuan ve nihayet uçakla Kahire şeklinde gerçekleşmişti. 

Luxor

Luxor’a indiğimizde güneş kendini yarım günlüğüne de olsa saklamış, hava kararmak üzereydi. Bir otobüse bindik ve belli belirsiz çöl görüntülerinin önünden yavaş yavaş geçerek çölün neredeyse ortasında diyebileceğim bir otele vardık. Dışarıda hatırı sayılır bir sıcak vardı. Yol boyunca ev mi çadır mı olduğu anlaşılamayan bir takım yıkıntıların önünde tahtadan yapılmış ama üzerinde herhangi bir yatak bulunmayan yatağa benzer nesneler, bu nesnelerin üzerinde de esmer adamalar uzanmışlar, uyumakla uyumamak arasında esneyip gerinerek, yüzlerinde bilge bir ifadeyle etrafı seyrediyorlardı. Yaşlı olan bazılarının ellerinde asaları bile vardı. Hatta içlerinden uzun boylu ve sakallı olan biri, kabile halinde firavunlardan kaçarken aniden önlerine çıkan Kızıldeniz’i yarmak için asasını gökyüzüne uzatarak Tanrıya dua eden Musa’ya benziyordu. Oradan oraya koşuşturup duran sıska mı sıska çocukların sesleri var mıydı, duyamamıştım.

Akşam yemeğinden sonra yorgun olduğumuz için hemen herkes odasına çekilmiş, ertesi günün programını talim ediyordu.

Sabah eşek sesleriyle uyandığımda çok mutlu olmuş, geçmişten kalan eski günlere, çocukluğuma kısa bir yolculuk yapmıştım. Ayşen, eşek anırmasından bu kadar hoşlandığımı duyunca çok şaşırmış, yüzüne kondurduğu şaşkın bir ifadeyle hiçbir şey diyememişti. Şimdi çok uzaklarda kalmış olan çocukluğumun Yaya Köyü’nde geçen bitmez tükenmez rüzgârlı zamanlarımda duyduğum en güzel seslerden biri, uzaktan gelen eşek anırmalarıydı.

Otelde sadece bir gece kaldık. Sonraki istikametimiz bizi Nil’in o gizemli sularında gezdirecek olan gemiydi. Nil’in pis ama gizemli sularına dalmadan önce Luxor’daki ziyaretlerimizi tamamlamak amacıyla demirlemiş gemide iki gece kaldık.

Dünyanın en büyük açık hava müzelerinden olan Luxor’da bulunan en önemli tarihi eserler Luxor tapınak kompleksi ile Karnak Tapınağı’dır. Krallar ve Kraliçeler Vadisi’ni de içine alan Luxor’da bu tapınakları gezdiğinizde geçmişe çok uzun bir yolculuk yapmış olursunuz. Öyle bir yolculuk ki, kan ter içinde ama heyecanlı, gizemli, çekici ve müstesna… Bu yolculuk esnasında kendinizi firavun gibi hissetme ihtimaliniz oldukça yüksektir.

Nil’de Ölüm, Assuan, Kahire…

Havzasına aldığı Tanzanya, Ruanda, Burundi, Uganda, Kenya, Etiyopya, Sudan, Kongo ve Mısır’a hayat veren dünyanın en uzun nehri Nil’de Luxor’dan Assuan’a doğru hızla yol alan gemimizin güvertesinde viski içmek bir ayrıcalık olmalıydı. Kıyı boyunca yeşil bir örtünün hakim olduğu, ancak kıyıdan zaman zaman on metreye kadar inen bir mesafe boyunca uzaklaşınca çölün beliriverdiği gizemli yolculuğumuz başlamıştı.

Bir ara tam karşıma almaya çalıştığım rüzgarla haşır neşir olurken başım yana kaymış, uyuklamaya başlamıştım. Birdenbire Müfettiş Hercule Poirot’la karşılaşmaz mıyım? Kamarasında ölü bulunan bir yolcunun katilini tespit etmek için diğer yolcuları sorguya çekmek üzere elindeki bastonuyla hafifçe merdivenleri yoklayarak güverteye çıkmaya çalışıyordu. Merdivenin son basamağını da tırmandıktan sonra bana yöneldi ve hızla yaklaşarak tam konuşmaya başlamıştı ki, yanımdaki karımın sesiyle uyandım. Nasıl olmuşsa olmuş, Agatha Christie’nin “Nil’de Ölüm”ünün çevrildiği filmin setine girivermiştim. Karşımda da ünlü oyuncu Peter Ustinov duruyordu. Kan ter içinde uyandığımda gördüğüm rüyanın etkisiyle yerimden zıpladım ve “Ben yapmadım, ben yapmadım” diye söylenmeye başladım.

Keops Piramidi ve Sfenks

Jorge Luis Borges’in hazırladığı Babil Kitaplığı’ nda yer alan hikâyelerden Yahudi Doktorun Anlattığı Masal’ da şunlar yazmaktadır: “Seyyahların anlattığına göre yeryüzünde Kahire’den ve Nil Nehri’nden daha güzel hiçbir şey yokmuş. Kim ki Kahire’yi görmemiştir, dünyayı görmemiş demektir. Kahire’nin tozu altın, Nil’i harika, kadınları birer huridir, evleri eşi bulunmaz birer saraydır; suları tatlı ve içimi kolaydır; çamuruysa eşi menendi bulunmaz bir ilaçtır, ozanın tıpkı şu dizelerde dile getirdiği gibi:

            Nil’in suyu senin için en büyük nimet

                Orada bulursun bolluk ve bereket

                Nil benim ayrılık gözyaşlarımdır

                Tek benim burada sevdiğine hasret      

Dahası, havası ılıman ve türlü türlü hoş kokularla doludur; sarısabır korusunun kokusu yanında hiç kalır; Dünyanın anası olduğuna göre başka nasıl olsun ki?”[ii]

* * *

Nil’de kullanılan yelkenli teknelere “feluka” deniyordu. Assuan’da felukalarımıza binerek Ağa Han’ın anıt mezarına giderken rüzgârın durmasıyla duran yelkenlimizi hareket ettirmek zor değildi, ama müşterilerine bir şeyler satmak isteyen kaptanımızın böyle bir niyeti yoktu. O fırsattan istifade cebini doldurmaya bakıyordu. Bir yolcu elini Nil’in serin sularına daldırdığında başka bir yolcu bu yolcuya elinin timsahlara yem olabileceğini söyleyince, serinlemek üzere elini suya daldıran yolcu korkudan öyle bir hareket yapmıştı ki, az kalsın felukamız devrilecekti. Timsahlara yem olmaktan ucuz kurtulmuştuk, ama Ağa Han’ın anıt mezarının etrafındaki yapışkan ve sırnaşık seyyar satıcılardan kurtulmak mümkün olmamıştı. Serinlememizi sağlamak için sattıkları meşrubatlar güneşin hemen her tarafımızı kavurduğu kızgın sıcağında fokur fokur fokurduyordu. Serinlemek için Nil’in serin sularına atlamamıza ramak kalmıştı.

Assuan’da en çok dikkatimi çeken görüntü Bitmemiş Obeliks’i ziyaret ederken, biletimizi kontrol eden memurun bir ağaç altında uzanmış vaziyette, elleriyle biletimizi ortadan koparıp çöp tenekesine atmamızı işaret etmesiydi. Mısırlıların tembelliklerinin doruk noktası olan bu görüntü öyle unutulacak cinsten değildi.

Felukalarımızla gemilerimize doğru yol alırken, sağlı sollu, kıyılarda oynayarak el sallayan çocuklar, çamaşır yıkayan kadınlar, büyük ellerinde sopalarıyla büyük abdestlerini yapmak için kendilerine uygun yer arayan yaşlı adamlar ya da yapanlar manzaramızı tamamlıyordu.

Ölüler Şehri, Kahire

Kuşkusuz, Mısır demek tapınak demektir. Kom Ombo, Abu Simbel, Edfu, daha önce sözünü ettiğim Hatşepsut ve Luxor ile Karnak ve diğerleri.

Kom Ombo ile devam etmek istiyorum. Mısır’daki hava koşullarını düşünerek tatilimizi Nisan’a getirmiş olmamıza rağmen öylesine sıcak bir gündü ki, güneş gökyüzünü ateşe vermişti. Ortalık cayır cayır yanıyor biz yolcular ise kavruluyorduk. M.Ö ikinci yüzyılda yapılmış olan bu tapınak güney Mısır’ın Kom Ombo kasabasında, Nil’in kıyısında bulunuyordu. Timsah tanrı Sobek ile şahin tanrı Haroeris’e adanan tapınakta her şey ana eksen boyunca simetrik olarak düzenlenmişti. Başlangıçta evrenin “kaos”un kara sularıyla dolu olduğuna inanan Mısırlılara göre mimaride “düzen” her şeyden önce geldiği için, kaostan düzen yaratmak adettendi.

El Halil Çarşısı’nda Ümmü Gülsüm Peşinde…

Doğunun yıldızı, tüm zamanların en güzel sesli şarkıcısı olarak anılan ve Kahire’deki Gize piramitleri Keops, Kefren ve Mikerinos’tan sonra Mısır’ın dördüncü piramidi sayılan Ümmü Gülsüm’ün bir plağının peşine düştüğümüz Kahire’de bulunan El Halil Çarşısı’ndaki, Han el-Halili, maceramız anlatılmaya değer.

Seyahat sırasında genellikle aynı turda olduğumuz Sibel – Ayşen’in Saint Michel Lisesi’den arkadaşı –  ve Tayfun Pirselimoğlu çifti ile dolaşmıştık. Tayfun’un Ümmü Gülsüm aşkına daldığımız El Halil Çarşısı’ndaki, deyim yerindeyse kovalacamamız çok kısa bir zaman diliminde, daracık, alabildiğine kalabalık ve yılan gibi kıvrılan sokaklarda sörf yapamaya benziyordu. Bu kadar dar sokakları, hatta daha da darlarını yıllar sonra Hindistan’da Yeni Delhi’deki Çandni Çovk Çarşısı’nda görecektim. İki kişi, Tayfun ve ben, koşar adımlarla, belli bir adrese doğru yılan gibi kıvrılan daracık sokaklarda ona buna çarparak hızla yol alıyor, zaman zaman girdiğimiz çıkmaz sokaklardan tornistan geri dönerek birilerine sorduğumuz adresin tarifini yenileyerek tekrar o karmaşaya dalıyorduk. Aklıma İzmir Atatürk Lisesi’nde okurken, şimdi çok uzaklarda olan Taner’le – sevgili kardeşim Taner Kaplan – iğne atsanız yere düşmeyecek olan Kemeraltı Çarşısı’na Mezarlıkbaşı’ndan girip Konak Meydanı’na en kısa sürede çıkmak üzere yaptığımız o tuhaf yarış geliyor, yaşamın tuhaflığına bir kez daha şaşırıyordum. Yıllar sonra, bu tuhaflığın, yaşamın ancak kaosun sınırlarında doğduğu şeklideki öğretiyle karşılaştığımda sona ereceğini anlayacaktım.

En sonunda yine daracık ve çıkmaz bir sokakta iki üç merdiven çıkılarak bulduğumuz küçücük dükkân Ümmü Gülsüm eserleriyle tıka basa doluydu. Maceramızın sonunda aradığımızı bulmuş, sonuç, katlandığımız zahmete değmişti.

* * *

O yıl ödül alan Kahire Müzesi görülmeye değerdi. Yaklaşık 120.000 eserin yer aldığı müze Eski Mısır uygarlığının en görkemli hazinelerini bağrında saklar. Mutlaka görülmelidir.

* * *

Kahire’den İstanbul’a dönmek üzere bindiğimiz uçak havalandığında aklım bir yandan Ölüler Şehri’nde öte yandan Keops Piramidindeydi. MÖ 2551-2560 yılları arasında yapıldığı sanılan,  yapımı yirmi yıl süren Keops Piramidi, dünyanın yedi harikasından biri olup, bu yedi harika içinde varlığını hemen hemen tam olarak günümüze kadar sürdüren tek eserdir. Mısır firavunu Khufu adına yapıldığına inanılan bu anıtsal mezar 50. 056 metre karelik bir alana oturan 5 milyon tonluk bir kütledir. İçine girerken böyle bir kütlenin altında eziklik hissi duymamak mümkün değildi. Biraz ilerideki Gize Sfenski ise gerçekten görülmeye değerdi.

Kahire o kadar geniş bir alana yayılmıştı ki, şehrin semalarını bir türlü terk edemiyorduk. Gecenin karanlığında penceremden bir Keops’u bir Sfenks’i bir de Ölüler Şehri’ni aradığımda gördüklerim bu üç gizemi saklayan ışıl ışı bir şehirdi.

Notlar


[i] Yoksulluktan Kahire’ye göçüp barınacak yer bulamayan ve o zamanlar sayıları 250.000’i bulan bu yoksul insanlar, din büyükleri ve Memluk sultanlarına ait mezarların bulunduğu mezarlığı işgal etmişler, ölülerle birlikte büyük bir ahenk içinde yaşıyorlardı.

[ii] Burton, Richard. Bin Bir Gece Masalları, Babil Kitaplığı, Hazırlayan: Borges, Jorge Luis. Çeviren: Hasan Fehmi Nemli, Dost Kitabevi, Ank., 2004, s.23-24.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir