Bülent GÜNDOĞMUŞ

Mümin Amcanın Rüyası

O yıl kış çok sert geçiyordu. Akhisar’ın kuru soğuğuna zaman zaman eklenen kar tüm şehri dondurmuştu. Her sabah okula giderken babaannemin ya da annemin erkenden kalkarak sobanın kenarına koyup içlerini ısıttığı ayakkabılarımı giyerken içimi saran ılık mutluluk sokağa çıkar çıkmaz büyük bir mutsuzluğa dönüşüyor, okula bir an önce ulaşıp arkadaşlarımla birlikte sobanın kenarına dikilebilmek için kar yağmadığı günler uçarcasına koşuyordum. Kar yağdığında koşmama gerek kalmıyor, çünkü okullar tatil oluyordu.

Sert geçen o kış gecelerinden biriydi. Akşam yemeğimizi yemiştik. Oturma odamız ile bizi sokağa bağlayan pencerenin pervazına oturmuş dışarısını seyrediyordum. Hava berrak, ay portakal dilimi gibi parıl parıl parlıyordu. Rüzgârın önüne kattığı şeffaf bulutlar kayar gibi oradan oraya savrulurken, bir ayın görünmesini engelliyor, bir kayboluyor, ay ile bulutlar arasında bir köşe kapmacadır gidiyordu. Rüzgâr sadece gökyüzünde değil, yeryüzünde, hatta o daracık sokağımızda da bir takım oyunlar oynamaya hevesliydi. Hiçbir şey yapmasa bile öyle bir ses çıkarıyordu ki, sokağımızda bir yılan gibi kıvrılan görünmez bir canavarın dolaştığını zannederdiniz. Bereket versin parlayan portakal dilimi ay ile içlerindeki hareketli yaşamı pencerelerinden dışarıya yansıtan evlerin sarı sıcak ışıkları bu korkutucu ıssızlığı deliyordu.

O daracık sokakta inler cinler top oynuyorlar, takım kurmak için arkadaş arıyorlardı ki, sokağın başında aniden zayıf ve hafif kambur bir adam beliriverdi. Yılan gibi kıvrılan rüzgârın önüne kattığı adam zayıf adımlarla yuvarlanır gibi koşmaya başlamıştı.  Bereket versin yol ayın gönderdiği parlak ışıklarla pırıl pırıl parlıyor, zavallı adama rehber oluyordu.

Bir ara avluya açılan sokak kapısının tokmağının derinden gelen sesini işittiğimde çoktan penceredeki maceramı tamamlamış, sobaya iyice yaklaştırdığım küçücük sandalyeme oturmuş, ders çalışma sehpamın üzerine açtığım bir kitabımı karıştırmaya başlamıştım bile. Odada dedem, babaannem, annem halamlar ve bir de kardeşim vardı. Babam o gece nöbetçi olduğu için akşam yemeğini yemiş, biraz dinlendikten sonra eczaneye gitmişti. Dedem sobaya yakın bir yere adeta kondurulmuş olan koltuğuna kurulmuş babaanneme bir şeyler anlatıyor, annem yere oturmuş kardeşimle oyalanıyor, halalarımdan biri yerleştiği sedirin üzerinde nakış işliyor, diğeri de hemen onun yanında saçlarını tarıyordu. Kapının tokmağı tekrar vuruldu. Tokmak bu kez daha güçlü bir ses çıkarmıştı.

Her zaman hemen her şeyi bir an önce yapmak isteyen babaannem oturduğu yerden fırlamış, sofaya çıkarak merdivenleri hızla inip avludan uçarcasına geçtikten sonra sokak kapısını açmıştı. Bir süre sonra odamızın açılan kapısından üzerinde gri çizgili kahverengi elbisesi ve başında kasketiyle yaşlı bir adam belirdi, arkasından da babaannem. Gelen babaannemin de amca dediği Mümin Amcaydı.

Paltosu yoktu ve tüm vücudu tit tir titriyordu. Avurtları çökmüş, çenesi zayıflıktan incelmiş, sakalları ise düzensiz biçimde uzamış olmasına rağmen hayli dinç bir görünümü vardı. Odayı utangaç biçimde süzen ve çakmak çakmak yanan mavi gözleri etrafa ışık saçıyordu. Belli belirsiz görünen incecik bıyıkları donmuş gibiydi. Yetmişin üzeride gösteriyordu. Kasketini çıkarıp hane halkını cılız ve uzaklardan gelen bir sesle selamladıktan sonra, babaannemin yol göstericiliğinde sobanın benim karşı tarafıma düşen yanına bir şiltenin üzerine bağdaş kurarak ilişiverdi. Saçları sarı ile beyaz arasında olup kısa ve dağınıktı.

Dedem, hal hatırdan sonra kendisini bizim eve doğru hangi rüzgârın attığını sorduğunda, kıymetlisi Kıymet’le, yani kızıyla kavga ettiğini ve küfürler savurarak evini terk ettiğini, buraya gelirken de yolunu kaybettiğini bir çırpıda anlatarak ellerini sobaya iyice yaklaştırıp ovuşturmaya başladı. Anlattığına göre kızı Mümin Amcayı soba yanan odaya almamış, o da ısınmak için yeğenine gelmişti.

Dedemin ifadesiyle külhan bey gibi yanan efsanevi sobamız annemin içine doldurduğu kömürlerin verdiği enerjiyle şaha kalkmış, kızarmaya başlamıştı. Mümin Amca ise bağdaş kurduğu şiltenin üzerinde başını önüne eğmiş, çok geçmeden uykuya dalmıştı.

Babaannem aç olup olmadığını sorunca sarsılarak kendine geldi, bir çorba varsa içebileceğini, canının pek bir şey istemediğini söyleyerek tekrar başını önüne eğdi ve uyuklamaya devam etti. Ara sıra konuşma ya da gülüşmelerimize kulak kabartıyor, bunun üzerine dudaklarında hafif bir tebessüm beliriyor, sonra tekrar uyukluyordu.

Uyuklayan Mümin Amcayı kontrolüme almıştım. Bazen hane halkından kimse konuşmasa ya da gülmese bile dudaklarında bir tebessüm belirdiği oluyordu. Meraklanmıştım.

* * *

Pırıl pırıl ve masmavi bir gökyüzünü orada burada uçuşan ve bir ressamın fırçasından çıkmış izlenimini veren şeffaf bulutlar süslüyordu. Hava ne sıcak ne de serindi. Uzaklardan siyah bir nokta, yaklaştıkça herhangi bir kuş, sarayın bahçesine doğru süzülerek pike yapıp dev koltuğuna kurulmuş genç adamın omzuna konduğunda ise şahin olduğu anlaşılan yırtıcıyı izlemek müthiş zevkliydi.

Mümin Amca sarayının bahçesine inen merdivenlerin başına kurdurduğu dev koltuğuna kurulmuş etrafını seyrediyordu. Sağında ve solunda ayakta duran iki dev köle ellerindeki dev yelpazeleri belli belirsiz bir hızla aşağıya ve yukarıya doğru sallayarak hem hafif bir rüzgâr estiriyorlar, hem de börtü böceğin Mümin Amcaya gelmesini engelliyorlardı. Sarayın bahçesi binlerce gülün ortalığa yaydığı kokuyla misler gibi kokuyordu. Mümin Amca başını omzuna konan şahine çevirerek şu dörtlüğü mırıldandı:

 

“Ne güzel bir gün! Hava ne sıcak, ne serin;

Bir bulut, tozunu siliyor bahçenin;

Bülbül coşmuş sesleniyor sarı güle:

Şarap iç şarap da yüzüne renk gelsin!”[1]

 

Sonra hemen arkasında duran vezirinden kendisine şarap getirilmesini emretti. Bir kadeh, derken bir kadeh, derken bir kadeh daha içince çakırkeyif olan Mümin Amca sol elinin üzerine aldığı şahini bir süre önce yanına gelen bakıcısına verdi ve oturduğu yerden ayağa kalkarak bahçede bir gezinti yapmaya karar verdi.

* * *

Mümin Amca ertesi akşam daha erken gelmişti. Bizimle beraber yemek yemiş, dedem ve babamla sohbet etmiş, sonra da bir akşam önceki yerine, sobanın hemen yanı başına bağdaş kurarak uyamaya başlamıştı.

* * *

Gece olmuş, ay, bu kez hilal şeklinde poz veriyor, yıldızlar yeryüzüne yağmak için sıra bekliyordu.

Sarayın geniş ve sütunlu bir salonunun kısa kenarlarından birini boydan boya kaplayan upuzun, üzerinde bin bir çeşit yiyeceğin bulunduğu, kuş sütünün eksik olmadığı bir masa uzanıyor, masanın etrafında onlarca kişi oturuyordu.  Mümin Amca masanın tam ortasına yerleştirilen dev bir koltuğa oturmuş elinde kadehiyle etrafa gülücük saçıyordu. Sağında güzel karısı Elena, solunda güzel kızı, kıymetlisi Elmas vardı. Masanın tam karşısında, salonun diğer kısa kenarında – kısa dediğime bakmayın elli metreden fazlaydı – (uzun kenarını siz düşünün artık) boydan boya müzisyenler yerlerini almış, Mümin Amca’nın işaretini bekliyorlardı. Mümin Amca, ayağa kalktı, başını sağa sola çevirerek şöyle bir etrafına bakındı, sağ elindeki kadehi sol eline aldı ve sağ elinin başparmağıyla orta parmağını çarpıştırarak “çak” diye bir ses çıkartıp beklenen işareti verdi, müzik başladı. Müziğin başlamasıyla salonun ortasında yüzlerce rakkase beliriverdi. Rakkaselerin nereden, nasıl geldikleri bir türlü anlaşılamamıştı. Ritme ayak uydurarak dans etmeye başlayan rakkaseler önce birbirlerinden uzaklaşarak bir daire oldular, sonra ağır ağır kıvırmaya başlayarak salonun ortasına doğru ilerlemeye başladılar. Hem kıvır kıvır kıvırdıkları, hem de vücutlarını geriye yaslandıkları için yukarıdan bakıldığında ortaya çıkan tablo görülmeye değerdi; açan dev bir çiçeğin kıvrak birer parçalarıydılar adeta…

Bu arada sağında ve solunda oturan karısıyla kızı yorgun olduklarını ileri sürerek izin istediler ve salonu terk ettiler. Bana öyle gelmişti ki, bu adettendi.

Mümin Amca rakkaseleri görünce heyecanlanmış, karısı ve kızı da salonu terk edince,  yerine oturmadan iki sağındaki vezirine dönerek ikinci kez doldurduğu kadehini bir dikişte devirivermişti. Mümin Amca’nın beş solunda oturan siyah gözlü dilber bir kedi çevikliğiyle yanına geldiğinde Mümin Amcanın ağzından şu dörtlük dökülüverdi:

 

“Cennete huriler varmış, kara gözlü;

İçkinin de oradaymış en güzeli

Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz

Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili.”[2]

* * *

Mümin Amca böyle üst üste tam on akşam, hemen hemen aynı saatte gelmiş ve sobanın kenarında uyuklayarak başka diyarlara yol almıştı.

Sonra birden bire ayağı kesilmiş, tam bir hafta uğramamıştı. Babaannem iki kez evine gitmiş, kapıyı açan olmamıştı. Meraklanmıştık. Oysa ben daha geldiği ilk akşamdan beri, sobanın kenarında uyuklayan Mümin Amcanın zaman zaman gülen yüzünü görünce bir teori geliştirmeye bile başlamıştım: Sobanın çıkardığı ısı enerjisi Mümin Amcayı gençleştiriyor, başka dünyalara götürüyordu. “Öyleyse neden gelmiyorsun be Mümin Amca! Beni bu dünyalardan neden mahrum ediyorsun?”

İki hafta sonra havalar biraz yumuşayınca Mümin Amca tekrar geldi. Biraz daha zayıflamış görünüyordu, ama ne dedemin ne de babamın sorularını cevaplandırmadı. Sadece hepimize Dostoyevski’nin Budalası gibi tuhaf tuhaf baktı ve ağzından şu dörtlük döküldü:

 

“Bu gecenin son gece olması da var:

Emret gül rengi şarabı getirsinler.

Gafil bir gittin mi bir daha gelmek yok:

Altın değilsin ki gömüp çıkarsınlar.”[3]

 

Hepimiz şaşırmıştık. Mümin Amca ve böyle bir dörtlüğün bir araya gelme ihtimali diye bir şey olamazdı. Aman Tanrım, Mümin Amca eriyor muydu yoksa?

Mümin Amca o akşam uyuklarken dudaklarından o hınzır gülücük fışkırmadı. Uyuklarken burnunun ucuna kadar indirdiği kasketinden yüzünü bile görememiştim. Birkaç kez sıçrayarak uyandı, tekrar uyudu, tekrar uyudu. Anlaşılan bir huzursuzluğu vardı.

Vakit geç ve ertesin gün sınavım olduğu için yatmak zorundaydım. Bu nedenle o akşam Mümin Amcayı yeterince gözleyememiştim.

Ertesi gün dedeme Mümin Amcanın giderken nasıl olduğunu sorduğumda, dedem bu yaşlı adamın tıpkı geldiğinde olduğu gibi bir dörtlük okuyarak gittiğini söyledi:

 

“Ah, Tanrı dünyayı yeniden yaratsaydı,

Yaratırken de beni yanında tutaydı;

Derdim: Ya benim adımı sil defterinden,

Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.”[4]

* * *

Yıllar sonra, o yıllarda daha doğmamış olduğu için, bu yazdıklarımın hiçbirine şahit olmayan bir diğer kardeşimle telefonda konuşurken Mümin Amcanın kıymetli kızının eviyle birlikte yandığını duyunca o sıcak, ama tuhaf kış gecelerini hatırladım.

 

Notlar

[1] Hayyam, Ömer. Dörtlükler, Çeviren : Sabahattin Eyüboğlu, T. İş Bankası Kültür Yayınları, İst., 2010, s. 104.

[2] Hayyam, A.g.e.,s. 29.

[3] Hayyam, A.g.e., s. 98.

[4] Hayyam, A.g.e., s. 130.

, , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir