Bülent GÜNDOĞMUŞ

Sosyalizme Yolculuk

Acı haber bir arkadaşımı ziyarete gittiğim ve daha çok devrimcilerin kaldığı öğrenci yurdundayken gelmişti: Üniversite öğrencisi Kerim Yaman faşistler tarafından öldürülmüştü. Takvim 23 Ocak 1975’i gösteriyordu.

Haber tez yayıldı ve ertesi gün İstanbul’daki tüm üniversitelerden, tüm devrimci öğrenci yurtlarından, Ankara’dan, İzmir’den, Edirne’den, Kars’tan, Ardahan’dan, Diyarbakır’dan, Muş’tan Beyazıt Meydanı’na doğru bir akın başladı. Al bayraklarını alan devrimci öğrenciler İstanbul Üniversitesi’ne doğru akın akın yürüyorlardı.

Nazım’ın Güneşi İçenlerin Türküsü ’nde söylediği gibi güneşin zaptı yakındı.

 

“Ölenler

dövüşerek öldüler;

güneşe gömüldüler.

Vaktimiz yok onları matemini tutmaya!

Akın var

güneşe akın!

Güneşi zaptedeceğiz

güneşin zaptı yakın!”

 

Resmi rakamlara göre İstanbul Üniversitesi elli bin öğrenci tarafından işgal edilmişti. O gece sabaha kadar her tarafta devrim ateşleri yakılmıştı. Avazımız çıktığı kadar bağırarak söylediğimiz marşlar ortalığı çınlatıyordu. Zamanın tek devlet radyosu sürekli işgalden söz ediyor, bu da bizi çok mutlu ediyordu. Tüm dünyanın bizden bahsettiğine kuşkumuz yoktu. Dünyanın, hatta zamanın merkezi İstanbul Üniversitesi olmuştu.

Kozmik infilakla birlikte dört bir yanda yakılan devrim ateşleri çok kısa bir sürede,  1/1043 saniye içinde, büyük patlamayı gerçekleştirecek gibi görünüyordu. Üniversitenin etrafında devriye gezen polis panzerleri zaman zaman uyarı niteliğinde de olsa siren çalıp işgalcileri korkutmaya çalışıyorlardı, ama nafileydi; zaman durmuş, beklenen an gelmiş, sosyalizme yolculuk başlamıştı. İktidarda Ecevit önderliğindeki CHP-MSP koalisyonu vardı.

Düşünüyordum. Bakalım, Kairos Kronos’a karşı galip gelebilecek miydi? Kairolojik zaman, çocukların oyun oynarken yaşadıkları tükenmeyen zamanın yanı sıra,  teologların Kronos’a karşı Kairos, formel zamana karşı doğru zaman olarak söz ettikleri zamandı. Doğal olarak doğru zaman doğru yer anlamını da taşımaktaydı ve bu aynı zamanda “devrim zamanı” olarak da anılıyordu. Şimdi, devrim zamanı olduğunu düşünüyordum; anların sürekli patlayarak sonsuz şimdiyi yarattığı, zengin, renkli, esnek, anaç, üretken, bereketli, yenilikçi ve hiç, ama hiç tükenmeyen.

 Bir arkadaşımla birlikte elimde demir bir çubukla bilmem kaçıncı duvar nöbetimden sonra kendime kıvrılıp uyuyacak bir yer aramaya giriştiğimde vakit gece yarısını bulmuş, karanlıkta el yordamıyla yolumu bulmaya çalışırken kendimi dev bir kütüphanenin kapısından içeriye girerken bulmuştum. Kütüphanedeki tüm masalar, üzerine öğrencilerin yattığı birer yatak haline gelmiş olup hınca hınç doluydu. Gözlerim karanlığa alıştıktan bir müddet sonra biraz ilerde boş bir masa gördüm ve gidip üzerine boylu boyunca uzandım.

Güneş kendini gösterdiğinde sanki şafaktan beri beni uyandırmaya çalışıyormuş gibi parlıyordu. Yattığım yerde şöyle bir döndüğümde sıcacık bir nesneye dokunduğumu hissedince içim ısınmıştı. İçimde yanan devrim ateşi olmalı diye düşündüm. Çünkü bütün gece al kanlar içinde upuzun yatan Kerim Yaman ile uğraşmış, bir grup devrimci arkadaşımla birlikte devrim yapmak için dağa çıkmıştık. Gözlerimi açmakla açmamak arasında mütereddit bir vaziyette bir süre bekledim, sonra açtım. Bir ne göreyim, kocaman bir çift göz bana bakıyor, ben ise gözlüklerimi çıkarıp gözlerimi ovmaya çalışıyordum. “Günaydın yoldaş” diyen incecik bir sesle kendime geldim. Yeşil parkalı, benim gibi gözlüklü upuzun saçlı esmer bir kızla “faşizme karşı omuz omuza” yatmıştım o gece.

 

Kerim Yaman

 

Vakit henüz sabahın dokuzu ve hava soğuk olmakla birlikte, güneş gökyüzünü ateşe vermişti. Ortalık al al olup öfke ve çığlıktan geçilmiyordu. Kahvaltı yapmak için İstanbul Üniversitesi Merkez Binası’nın lokantası olan Turan Emeksiz’e giderken atılan bin bir slogan “Kerimler Ölmez” nidalarıyla noktalanarak yanan gökyüzüne yükseliyordu.

Tüm sol parti ya da fraksiyonlar kendi bayrakları altında toplanmaya çalışırken yaşanan kargaşa bir kaosa dönüşmüş olmakla birlikte İstanbul Üniversitesi’nin o muhteşem ana kapısından çıkarken ne kadar düzenli olduğumuzu anlatmaya imkân yoktu. Safları sıklaştırarak kol kola girmiş tüm yoldaşlar omuz omuza yürürken tekrar avazımız çıktığı kadar bağırıyor, bağırırken tüm yüz kaslarımızın sertleşerek bir çeliğe dönüştüğünü hissediyor, önümüze çıkabilecek engelleri küçücük bir darbeyle bertaraf edebileceğimizin bilincinde olarak sağa sola sert bakışlar fırlatıyorduk. Çakmak çakmak yanan gözlerimizden fışkıran alevler Beyazıt Meydanı’nı her an ateşe verebilirdi. Sosyalizm, uzanıverdikçe sanki avuçlarımızın içine alabileceğimiz kadar yakında, işte oradaydı. Bunu, büyük bir güvenle hissediyorduk.

Ve ben düşünüyordum. Hem de olmadık zamanda olmadık şeyler düşünüyordum. Örneğin fizikçilerin bundan 13.72 milyar yıl önce uzay ve zaman, hatta boşluk, yani hiçbir şey yok iken, bir anda, ölçülmez büyüklükteki bir enerji paketinin kozmik bir infilakla 1/1043saniye içinde evrene savrularak büyük patlamanın (big bang) gerçekleşmesiyle birlikte uzay ve zamanı yarattığını kesin olarak hesaplayabildikleri halde, yöneticilerin bir metanın değerini oluşturan o metanın üretimi sırasında harcanan emek miktarı, emek miktarının ölçüsü ise o metaı üretirken harcanan zaman, dolayısıyla bütün metalar değerler olarak yalnızca belirli miktarlarda donmuş emek – zaman olduğuna göre, bunun sonucu olarak alınıp satılan her şeyin özünün emek – zaman olması sorununu, yani kapitalist üretim tarzında zamanın oluşumunun anahtarı olan bu temel sorunu nasıl çözemediklerini bir türlü anlayamıyordum.

Düşünüyordum. Zamanı yok edip edemeyeceğimizi düşünüyordum.

“Kerimler Ölmez, Kerimler Ölmez, Kerimler Ölmez. Kerimler Ölmez.”

Beyazıt Meydanı’ndan Sirkeci’ye uzanan kortej dev bir alevden kora dönüşmüş ejderha gibi yanıp sönerken kıvır kıvır kıvranıyor, kıpır kıpır kıpırdıyordu. Yol kenarına dizilen halkın bir kısmı, önlerinden akıp geçen öfkeli insan seline her ne kadar ne olup bittiğinin tam olarak farkına varmayan ve biraz da ürkek gözlerle bakıyorsa da, diğer bir kısmı o öfkeli sele katılmak için can atar gibiydi.  Sultanahmet’e geldiğimizde önüne gelen her şeyi aşıp geçen öfkeli insan selinden çıkan sesler daha da yükselmiş, soğuk olmasına rağmen gökyüzünü yakan güneşe ulaşmaya çalışıyordu. Güneşi zapt etmeye çok az kalmıştı. Kairos Kronos ’u yenmek üzereydi. Dün geceden bu yana sanki asırlar geçmiş ya da sonsuz şimdi içinde yüzüyorduk.

Kerim Yaman’ın naaşı Sirkeci’den otobüse kondu ve doğum yeri benim de doğum yerim olan Akhisar’a gönderildi. Akhisar’da ertesi gün yapılan cenaze törenine beş bin kişi katılmış, yer yerinden oynamıştı.

Takvim hala 23 Ocak 1975’i gösteriyordu. Kairos Kronos ’u yenmişti.

Yoksa devrim mi olmuştu?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

4 thoughts on “Sosyalizme Yolculuk

  • İhsan TEHMEN diyor ki:

    Işık saçıyorsun… Yararlanıyor, feyz alıyorum… Sevgi esenlik dileklerimle…

  • Sevgi Tayşi Bakırlı diyor ki:

    Bülent Bey o yıllarda Akhisar’da idim ve Kerim Yaman’ın vedasına katıldım. Değerli yazılarınızın bizleri hüzün ve sevgide birleştirdiğini belirtmeyi borç biliyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>