Bülent GÜNDOĞMUŞ

Ah Güzel İstanbul

Bir yolcu, “İstanbul’un ışıkları göründü, koşun koşun, İstanbul’un ışıkları göründü” diye bağırıyordu. Sesi duyan babam beni kucağına aldı ve anneme de gelmesini söyleyerek merdivenleri hızla tırmanıp güverteye çıktı. Güvertede çok sayıda insan ayaklarının ucuna basıp yükselerek İstanbul’un ışıklarını görmeye çalışıyordu. Babam bir taraftan koltuk altlarımdan tutup ayakuçlarına basarak beni en yükseğe çıkarmaya çalışıyor, bir taraftan da etrafındakilerden izin isteyerek kalabalığı yarıp en öne geçmeye çabalıyordu. Annem ise arkamızdan yetişmiş, bir elinde çantasıyla öylece yanımızda duruyordu. Çünkü uzun boylu olduğu için ayaklarının ucuna basmasına gerek yoktu. İstanbul’un ışıklarını ilk kez o gece görmüş ve bundan şaşkınlıkla karışık büyük bir haz duymuştum. Kapkaranlık gecenin bir ucundan başlıyorlar, diğer ucuna uzanıyorlar, uzanırken yanıp sönüyorlardı; göz kırpar gibi. Sonra giderek yaklaşmaya başladılar. Gemi yol aldıkça bize doğru yaklaşıyorlar, yaklaştıkça netleşiyorlar, netleştikçe güzelleşiyorlardı. Aman Allah’ım, İstanbul ne kadar büyük diye düşünmüştüm; bir ucu yerde, bir ucu gökteydi sanki.

Yıllardan yıldızlara yaptığım yolculuktan önceki yıldı. Etrafta, sıcak ve kuru bir yaz geçirecekmişiz gibi birtakım laflar dolaşıyordu. Üç ay sonra, şimdi hatırlayamadığım bir nedenle pek de istemeye istemeye ilkokula başlayacaktım. Babam, ilkokula başlamadan önce İstanbul’u görmem için ısrar ediyor, bu da bana ayrı bir mutluluk veriyordu. Böylelikle hiç olmazsa bir süre için Akhisar’ın sıcağından kurtulacağız diye düşünüyordum. Hatırlayabildiğim kadarıyla annem de ilk kez görecekti İstanbul’u. Dedem ile babaannem Yunanistan’dan ilk önce İstanbul’a mübadil oldukları için baba tarafından akrabalarımızın çoğu İstanbul’daydı.

O yıllarda Akhisar’dan İstanbul’a genellikle tren ve vapurla gidilirdi ve ben hayatımda ilk kez tren ve vapura bineceğim için heyecanlıydım. Annem daha önce trene binmiş, vapura binmemişti. İzmir’den gelen trenle önce Bandırma’ya, oradan da, vapura binerek İstanbul’a gidecektik.

Güneşin kendini alabildiğine göstererek ortalığı kavurduğu sıcak bir haziran günüydü ve kompartımanımızda babamın arkadaşı, arkadaşının karısı, annem, babam ve ben vardık. Bu ilk tren yolculuğumda özellikle ilk kez gördüğüm tüneller ve “gazeteeeee” diye bağıran köylü çocukları çok ilgimi çekmişti. Pencereden dışarı baktığımda, arkamızda bıraktığımız tren raylarının üzerinde koşarak gazete isteyen köylü çocuklarını görünce, büyük bir kasabada yaşadığım için ne kadar şanslı olduğumu daha iyi anlıyordum. Yol boyunca yediğim annemin kuru köftelerine ise bayılmıştım.

Önce Kırkağaç sonra da Soma trenimizi karşılamaya gelmişti. Biz uzaklaştıktan sonra her ikisi de ovanın içinde kayboldular. Aynı karşılama merasimiyle Savaştepe, Balıkesir ve Susurluk’ta da karşılaşmış, bana upuzun gelen yolumuza devam ederek Bandırma’ya varmıştık. Tüm istasyonlarda duran trenimizin güleç yüzlü kondüktörleri evlerine gelen yolcuları özenle trenden indirmişler, evlerine gidecek olan yolcuları ise trenin kompartımanlarında misafir etmişlerdi. Ellerindeki bilet delme aletlerine hayran kalmış, bir tane de benim olsa ne güzel kondüktör olurdum diye hayal etmiştim.

Bandırma’ya vardığımızda mavi ve grinin tüm tonlarını gösteren denizin kısmen dalgalı olduğunu görünce endişelenen annemi sakinleştirmek babama düşmüştü. Vapur demir aldıktan sonraki ilk bir saat içinde her şey yolunda gidiyordu. Rıhtımdan ayrılırken tanıdıklarını geçirmeye gelenlerin salladıkları ellerini seyrederken Akhisar’ın tren garında bizi geçirmeye gelen dedem, babaannem ve halalarımın ellerini hatırlamış, onları şimdiden özlemeye başlamıştım. Babaannemin kucağındaki üç yaşındaki kardeşimin mahzun bakışları ise hala gözlerimin önünden gitmiyordu. Vapurun arkasından uçan martıların yaptıkları akrobatik hareketler görülmeye değerdi. Ancak yaklaşık iki saat yol aldıktan sonra yükselen dalgaların beşik gibi salladığı vapur anneciğimin başını döndürmüş, midesini bulandırmıştı. Bu konuda tecrübeli olan babam, anneme ilaç almayı ihmal etmemişti ama nafileydi, annem ancak vapurun güvertesinde kendine gelebilmişti, o da kısmen.

Kendi kendime, bir vapurun gece karanlığında nasıl gittiğini sorgularken annemin kucağında uyumuş, zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Zamanla dalga geçen bir rüyaya daldığımda ise, kendimi, Akhisar’daki evimizin avlusundaki sedirde oturmuş, babaannemle ve dedemle ertesi gün çıkacağımız İstanbul yolcuğu üzerine sohbet ederken bulmuştum. Çok geçmeden şiddeti artan dalgalar nedeniyle beşik gibi sallanmaya devam eden vapurdaki çığlıklar uyanmama neden olmuş, aslında bu olup bitenlerin bir rüya olmasını hayal etmiştim. Ama heyhat, beşik gibi sallanan vapurdaydık ve bu gerçekti.

 

annem babam ve ben

 

İstanbul’a varıp vapurdan indikten sonra Karaköy İskelesi’nden tekrar şehir hatları vapuruna bindiğimizde sarhoş gibiydik. Önce Kadıköy’e oradan da bir taksiye binip Bostancı’ya, dedemin ablası büyük halanın evine sağ salim kavuştuğumuzda yorgunluktan bacaklarımız tutmuyordu. Yemek yerken ben annemin kucağında uyumuş, tatlı bir rüya görmeye başlamıştım bile. Yine evimizin avlusundaydım ve vapurda gördüğüm rüya kaldığı yerden devam ediyordu. Sonra her şey karmakarışık bir hal aldı; bir de baktım ki, annemle babamın ellerinden tutmuş okula gidiyorum. Yok yok, okula gitmiyorum, dedemle birlikte at arabasına binmiş tütün tarlasına gidiyoruz; atın dizginleri de benim ellerimde. Kısaca yolları geriye ve ileriye doğru çatallanan belirsiz zaman diliminin ucunda sallanıyor, sallanırken gördüğüm rüyanın etkisiyle düşmemek için kendimi zor tutuyordum. Kaşınarak uyandığımda annem başucumda söylenip duruyordu: “Yemişler, kör olasıcalar çocuğumu, yemişler. Sahir kalk, kalk, Mustafa’mın her tarafı kızarmış kalk da bak.” İlk kez sivrisinekle tanışıyordum. Bizim oralarda hiç yoktuydu da o zamanlar. Hoş şimdi de yok ya. Bakalım İstanbul aşkına daha neler göreceğiz?

* * *

Kapalı Çarşı’yı gördük, Büyükada’nın o zamanlar ünlü olan Yörükali Plajı’nda ilk kez denize girdik, Beyoğlu’nda tur attık, Cağaloğlu’na tırmandık. Bana, üç ay sonra ilkokula başlayacağım için kokulu ve ince kalemler, anneme yürümekten ayakları su topladığı için o zamanlar moda olan tabanları mantar terlikler aldık, gittik, gördük, gezdik, yedik, içtik, aldık, gezdik de gezdik, gördük de gördük. Sonra da hepsini, Akhisar’a döndüğümüzde dedeme, babaanneme ve halamlara birer birer anlattık, anlattık da anlattık.

* * *

Hepsi bir rüyaydı sanki, uyandığımızda, elimizden kayacak, aklımızdan çıkacakmış gibi. Şimdi bir toz bulutu olarak çok uzaklarda duruyor o ilk gördüğüm İstanbul; kocaman, loş, ılık ve sisler içinde. Ama ben toz bulutunu kaldırıyor, sisi aralıyorum ve pırıl pırıl bir İstanbul, cıvıl cıvıl bir Kapalı Çarşı, şıngır mıngır bir Beyoğlu yaratıyorum belleğimde babam ve annem için. Onlar için tekrar dolaşıyorum buralarda, geçmiş ve geleceği birbirine bağlayan şimdinin gücüne güvenerek ve ellerimden tutmalarını bekleyerek. Bir de bakıyorum ki, çocukluğumun bir elimden annem diğer elimden babam tutmuşlar, önümde yürüyorlar etrafa şaşkın şaşkın bakarak. İşte o zaman zamanın sonsuz dokusu kadar daha gizemli bir şey olmadığını anlıyorum.

* * *

“Mari Ziynet, köprüden geçtikten sonra bir de para mı vereceğiz?” Bu babaannemdi ve o zamanlar tahta olup Karaköy tarafında beyaz kıyafetler giymiş biletçilerin bulunduğu Galata Köprüsü’nden geçerken birlikte yürüdüğü kuzenine sesleniyordu. 1930’lu yılların başı olmalı diye düşünüyorum. Sevgili babaannem, Kumkapı’dan Beyoğlu’na nasıl gittiklerini o kadar güzel, o kadar sahici, o kadar canlı anlatırdı ki dinlemeye doyamazdık. Sanıyorum biraz da abartırdı. Bu nedenle olsa gerek aradaki bunca yıl farkı birdenbire yok olmuş, babaannem, kuzeni, annem, babam ve ben o tahta köprüde birlikte yürümeye başlamıştık. Bu, “şimdi” nin gücüydü.

Yıllar sonra, o yıllara ait Galata Köprüsü fotoğrafları gördüğümde babaannemin her şeyi tüm canlılığı ile anlattığını bir kez daha anlamıştım. Ben de orada değil miydim ki? Bu evrenin tek bir resimden ibaret olduğu tezini doğrulamıyor muydu?

* * *

Yıllardır İstanbul’a gelirken, uçak Marmara Denizi’ne doğru alçalmaya başladığında hep aşağıya denize bakar, Bandırma’dan İstanbul’a geldiğimiz gemiyi ararım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>