Benim Pırlak ve Çapar Kuzum

İlkokuldaydım ve kalabalık bir aile olmamıza rağmen şimdi hatırlayamadığım bir nedenle yılbaşını annemle birlikte geçiriyorduk. Kardeşlerim küçük oldukları için uyumuş olmalıydılar. Tombala oynarken radyoda tangoya benzer çok güzel bir hafif müzik çalıyordu. Uykum geldi ve anneme ben uyuyana kadar radyoyu kapatmamasını söyledim. O da başucumda oturarak saçlarımı okşamaya başlamış, ben ise kendimi müziğin büyüsüne kaptırarak derin bir uykuya dalmıştım. Etrafımda yıldızlar uçuşuyor, ışıklar içinde yüzüyordum. Ne büyük bir mutluluktu.

* * *

Dedem, babaannem, annem, halam ve ben at arabasına binmiş, hızla yol alıp gecenin karanlığını delerek tütün tarlasına doğru gidiyorduk. Bu, benim at arabasıyla yaptığım ilk uzun yolculuktu. Akhisar’ın gündüz vakti o kavurucu sıcağına rağmen gece serindi ve annem beni oldukça sıkı giydirmişti. Uyku gözlerimden akıyor, arabanın tekerleklerinin sesleriyle uzaktan gelen köpek havlamaları ninni gibi geliyordu.

* * *

Birdenbire ortalık aydınlandı ve tam karşımızda meleyen bembeyaz bir kuzu belirdi. Minnacık ayaklarıyla hoplayıp zıplayan kuzucuk ışıl ışıl parıldayarak bir taraftan ortalığı aydınlatıyor diğer taraftan da bize yol göstermeye çalışıyordu. İçimden, bu kuzucuk, gece yaptığım bu ilk tütün tarlası maceramı renklendirmeye gelmiş bir peri olmalı diye geçirdim. Arabadan inip kuzucuğun peşi sıra yürümeye başladım. Bir de baktım ki kuzucuk koşuyor ve aramızdaki mesafe açılıyor, ben de koşarak ona yetişmeye çalıştım. Tam yakalayacaktım ki, hoplayıp zıplayan kuzucuk elimden kaçıverdi. Önde kuzucuk arkada ben, benim arkamda da at arabası, bir süre öyle koştum, koştum, koştum.

* * *

Ninni gibi gelen araba tekerleklerinin sesi giderek artınca irkildim ve annemin beni hafifçe sallayarak, “Kalk oğlum, geldik. Haydi uyan benim güzel oğlum“ dediğini duydum. Ortalık karanlıktı ve biraz önce pırıl pırıl parıldayan kuzucuktan eser yoktu. Tarlaya gelmiştik.

Tarlada bir süre dolaştıktan sonra karpit lambasının aydınlattığı tütün başaklarına, başakların hemen altındaki yapraklara, bu yaprakları kırıp köfünlere yerleştiren annemlere bakmaktan sıkılıp onların da beni eğlendirecek vakitleri olmadığını anlayınca, uyumanın daha iyi olacağını düşündüm ve at arabasına çıkıp kendime bir yatak yaparak sırt üstü uzandım. Kim bilir belki de o bembeyaz kuzucuğu tekrar görebilirdim. Gözlerimi gökyüzüne dikince o zamana kadar şahit olmadığım bir doğa olayıyla karşılaştım. Aman Allah’ım ne muhteşem bir gökyüzüydü o! Arka planda simsiyah bir fon ve sağanak halinde tam bir yıldız yağmuru. Ta, uzaklarda bir yıldız mı kaydı ne, yoksa bana mı öyle geldi?

Dalmışım.

 

Kuzu Kuzu

“Benim pırlak ve çapar kuzum”un biraz büyüdükten  sonraki temsili fotoğrafı.

 

Yoksa tütün tarlasına gittiğim o muhteşem geceden birkaç gün sonra mıydı;  hatırlamıyorum. O zamanlar Akhisar’daki o dev ve tarihi kasaphanenin yan tarafındaki üstü kapalı alanda küçükbaş hayvan pazarı kuruluyordu. Sıcak bir yaz günü eczanede çalışan babama giderken kasaphaneye varmadan önce duvara yaslanan bir adam, kucağında da mini minnacık bir süt kuzusu görmüştüm. Tıpkı tütün tarlasına giderken rüyamda gördüğüm kuzucuğa benziyordu. Bembeyaz ve pırıl pırıl. Yoksa, o muydu?

Hep de aklımdaydı, bu yaz bir kuzu alıp beslemeliyim diye düşünüp duruyordum. Cebimde de para var. Adama yaklaşıp kuzuyu sevip sevemeyeceğimi sordum, adam da sevdirdi. Aman Allah’ım o ne güzellik. Fiyatını sordum, uygun geldi ve kuzuyu kucağıma biberonunu da elime alarak tornistan yapıp evimizin yolunu tuttum. Yolda her gören kuzuma bayılıyor, sevmek için izin istiyordu.

Eve vardığımda, ev halkından bazıları itiraz etti, bazıları ise iyi yaptığımı söyledi. En çok sevinen dedemdi, bir toprak adamı olduğu için. Kuzum pırlak, yani ince uzun kuyruklu ve çapar, yani bembeyazdı. Bir süre sütle besledim. Ot yeme zamanı geldiğinde her sabah ot satılan bir hana giderek birkaç demet yonca almaya başladım. Yaz olduğu için kavun ve karpuz boldu ve kabuklarını kasabanın o yakıcı güneşinde kurutup kuzuma vermeye başladım. Kavun ya da karpuz kabuklarını annem ile babaannem kurutup bana, ben de kuzuma veriyordum. Bunun yanı sıra, kuzusu olan diğer arkadaşlarımla uzaklara, otun bol olduğu meralara otlatmaya götürüyor, karnını şişirerek eve getiriyordum. Kuzum çok iştahlıydı ve en çok otu o yiyordu. Ayrıca annem yemek artıklarını da veriyor, kuzumu şımartıyordu.

“Pırlak ve Çapar Kuzum” giderek boy attı, enine genişledi, boy attı ve tutulamaz bir hal aldı. Gündüzleri, güneş evimizin önünden çekilmeye başladığında kuzumu kapının önüne çıkarır, boynundaki halkasına bağladığım ipini yere çaktığım demirin halkasına bağlar, önüne geçerek seyre dalardım. “Benim Pırlak ve Çapar Kuzum” mahallemizin külhanbeyiydi. O bunun farkında olarak başı göğe değecekmiş gibi dimdik durur, sağ bacağını iki de bir öne doğru kaldırıp yere sürter ve melerdi. Mahallede, aşağı ya da yukarı mahallede, yenmediği kuzu – ben kuzu diyorum siz koç anlayın – yoktu.

Kışa doğru benden ve dedemden başka kimse yanına yaklaşamaz olmuştu. Bir defasında babaanneme öyle bir boynuz atmıştı ki, babam sinirlendi ve dedeme “Ne yapacaksak yapalım baba, bu kuzudan kurtulmamız lazım” dedi. Bunu duyunca başımdan kaynar sular dökülmüştü. Hemen kuzumun yanına gitmiş, onu okşamaya başlamış, uslu durması için yalvarmıştım. O ise oralı bile değildi. Yemini yerken kafasını kabın içine sokuyor burnunu hınkırarak sağa sola vuruyordu. Zaman zaman burnundan küçük kurtların çıktığı da olmuştu. Deliriyor muydu ne? Tütün tarlasında gördüğüm kuzucuk bu olamazdı.

Gel zaman git zaman nihayet kuzumdan ayrılma vakti gelmişti. Kurban Bayramı’na kadar bekleyememiş, o bembeyaz pırlak kuzumu satmaya karar vermiştik. Çünkü artık dedemi bile süsmeye başlamıştı. Bana ise hiçbir şey yapmıyor, ama ben yokken deli gibi oluyordu. Dedem ben okuldayken kuzumu aldı, götürdü ve sattı.

* * *

İki akşam sonra “Tatlı Çarşamba”[1] idi. Her Çarşamba günü akşam yemeğinde genellikle köfte olmasına rağmen o Çarşamba et vardı. Et sofraya geldi, tabaklara dağıtıldı ve dedem: “Afiyet olsun” diye söze başlayarak “oğlum, senin kuzucazının eti, ye bakalım nasıl beslemişsin göreceksin” demez mi! Ben hemen oturduğum sandalyeden kalktım, hıçkırıklar içinde sokağa çıktım ve koşarak evden uzaklaştım.

* * *

O akşam üzüntüden ne yapacağımı bilemez bir vaziyette o sokak senin bu sokak benim, dolaşıp durdum. Karanlık sokaklardan birinde yürürken bir ara gökyüzüne baktığımda bir de göreyim, “ Benim Pırlak ve Çapar Kuzum” yıldız olmuş, tıpkı tütün tarlasında gördüğüm kuzucuk gibi ışıl ışıl ışıldayarak etrafa ışık saçıyordu. Kendimi birdenbire o yılbaşı gecesi, annemin, saçlarımı okşarken uykuya dalıp etrafımda uçuşan yıldızların saçtığı ışık selinde yüzerken buluverdim. Kuzucuğuma sarılmış onunla konuşuyordum. Ama bu sihir çabuk geçti ve arkamdan beni teskin etmeye gelen dedemin sesiyle ayakta gördüğüm rüyadan uyanıverdim.

O günden sonra tüm kuzular benim için artık birer melekti.

Notlar

[1] O yıllarda Akhisar’da pazar çarşamba günleri kurulur, o gün evlerde en güzel yemekler yenirdi. John Steinbeck’in Tatlı Perşembe’sinden esinlendim.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.