Bülent GÜNDOĞMUŞ

Darbeler Tarihim

Darbeler tarihime kısa bir göz atmak (Augenblick) istiyorum. Hayal meyal hatırladığım 27 Mayıs 1960 Darbesi – o zamanlar ihtilâl deniyordu; askeri müdahale de diyebiliriz – gerçekleştirildiğinde henüz beş yaşındaydım. Ailemin Demokrat Partili olması nedeniyle evimizde büyük bir hüzün vardı.

Emir komuta zinciri dışında gerçekleştirilen darbe aslında tarımsal kapitalizmden sanayi kapitalizmine geçiş sürecinin yarattığı hegemonya bunalımının bir tezahürüydü ve sanayi burjuvazisi galip geldi. Başbakanı Adnan Menderes ile Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildiler.

Darbeden sonra DP iktidarının son yıllarındaki baskıcı politikalarına nazaran demokratik hak ve özgürlüklerde bir genişleme olacak, Anayasa Mahkemesi, Yükse Seçim Kurulu, Devlet Planlama Teşkilatı vb. modern kurumlar sahneye çıkacaktı.

1960-1971 dönemiyle ilgili gelişmeleri daha sonraki darbelere ışık tutması açısından şöyle özetlemek mümkün:

“1960-1971 dönemi, sanayi burjuvazisinin hâkim sınıfların tümü ve toplum üzerinde hegemonya kurarak kapitalistleşme süreçlerinde atılımlara girişmeyi ve buna uygun formlarla ülkeyi dünya pazarına eklemlemeyi denediği bir dönemdi. Bu süreç, durmaksızın gelişen bir dinamizmle pek çok çelişkiyi açığa çıkararak Türkiye’yi toplumsal ve siyasal mücadelelerin görülmedik bir arenası haline getirdi. Devlet ile toplum, işçi ile patron, Doğu ile Batı, kent ile kır, önceki zamanların kuşakları ile şimdiki zamanların kuşakları, zenginler ile fakirler arasındaki çelişkilerden doğan mücadeleler, bu mücadeleleri siyasetin diline tercüme eden ideolojik formlar arasındaki kıyasıya rekabetler, bu rekabetlerden doğan saflaşmalar sonraki on yıllara devredecek şekillenişleri de yarattı… 1960’lı yılların siyasal hayat bakımından en önemli özelliği, modern kapitalizme özgü toplumsal sınıfların (burjuvazinin, işçi sınıfının, köylülerin) ve gençliğin siyaset ve sivil toplum sahnelerine aktif birer özne olarak çıkmaları ve buna imkân veren nesnel koşulların doğmuş olmasıydı. Dönemin bir başka özelliği belli başlı siyasal ideolojilerin örgütsel ve toplumsal karşılıklarının açığa çıkması ve modern Kürt siyasetinin doğuşuydu.”[1]

Ben ise bu dönemi politik kaygılardan uzak olarak yaşadığım çocukluğumun şahane yılları olarak niteliyordum. İki darbe arasına sıkışan şahane yıllar diyalektiğin bir tezahürü olmalıydı. Planlı döneme girmiş, ekonomiye disiplin gelmiş, yatırım yapabilmek için ulusal tasarruf oranı yükselmiş, vergi veren bir ulus olmuştuk. Amerika’ya verdiğimiz destek karşılığında, Truman Doktrini’nin uzantısı ve Marshall Planı bağlamında Amerikan yardımı alıyor, özellikle Almanya’dan gelen işçi dövizlerini harcayacak yer bulamıyor, ithal ikamesine dayalı göz kamaştırıcı bir sanayileşme yaşıyorduk. Yalçın Küçük’ün deyişiyle şahane yılların “başlarında demokratik bir anayasa ihtiyaç ve evlerde buzdolabı lükstü, sonunda anayasa lüks ve evlerde buzdolabı normal ihtiyaç” oldu.

1961 yılında Nejat Eczacıbaşı önderliğinde kurulan Ekonomik ve Sosyal Etütler Konferans Heyeti – daha sonra TESEV olacaktı – ile 1965 yılında kurulan İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Türkiye’nin temel meselelerini ve ülkemizin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na eklemlenmesini sanayi burjuvazisinin dünya görüşüne uygun biçimde ele alıp çözümler üretmeyi hedefleyerek ideolojik düzeyde hegemonya kurmaya çalışıyordu. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı ve başka bazı gruplar da hep bu dönemde holdingleştiler.

Bu yıllar aynı zamanda Türkiye İşçi Partisi’nin (1965) on beş milletvekiliyle meclise girip sosyalizm propagandası yapabildiği şahane yıllardı. Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar bu yıllarda çok önemi eserler vermişler; Metin Erksan, Halit Refiğ ve Ethem Göreç toplumsal içerikli müthiş filmler yapmışlardı. Yılmaz Güney bir başyapıt olan Umut’u 1969’da çekmişti.

Bununla birlikte 1963 yılında CIA desteğiyle tekrar kurulan Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’nin arkasındaki gerici güçler her fırsatta iktidar partisinin (Adalet Partisi) desteğini de yanlarına alarak ilericilere saldırmayı marifet sayıyorlardı. Fethullah Gülen bu derneğin Erzurum şube kurucusu olup 1966 yılında İzmir’e resmi vaiz olarak atanmıştı.

Bu arada, başta soldan Dev-Genç, sağdan ise Ülkü Ocakları olmak üzere birçok dernek genellikle bu dönemde kurulmuşlardı.

* * *

1960 Darbesi sırasında Kore’de bulunan Kara Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir, ilki 21-22 Şubat 1962’de ikincisi ise 20-21 Mayıs 1963’de iki darbe teşebbüsünde bulundu. İlki Başbakan İsmet İnönü’nün uzun pazarlık çabalarıyla önlendi ve Aydemir ile arkadaşları affedildi, ikincisi ise başarısız oldu ve Aydemir idam edildi.

 

15 Temmuz 1

15 Temmuz gecesi Boğaziçi Köprüsü’nden bir görüntü. Köprünün adı artık 15 Temmuz Şehitler Köprüsü

 

1961-1971 döneminin şahikası 1968’di. Büyük bir dönemeç olup yurt ve dünyanın altı üstüne gelmişti. Anti – emperyalizm, kapitalist olmayan yoldan kalkınma ve sosyalizm 1968’in yükselen şiarları olarak hep gündemdeydi. 15 -16 Haziran 1970’teki işçi eylemleri Türkiye işçi sınıfının kendini ispatladığı en büyük eylemler olmuş, “Patronsuz Türkiye!” nidaları göklere yükselmişti.

1970’e gelindiğinde Demirel Hükümeti, büyük burjuvazi, ABD emperyalizmi ve ordunun desteğini kaybetmişti. Dış politikada özerklik döneminin başlatılmasıyla SSCB ile yakınlaşma politikası Demirel’in ABD ile olan o eski güzel günlerinin sonu olmaya aday görünüyordu.

Öte yandan ekonomide ithal ikameci politikanın da sonuna gelinmek üzereydi. Özellikle dayanıklı tüketim mallarında, veri gelir bölüşümü bağlamında, iç pazarda bir tıkanma, yani satış sorunları baş göstermişti. Buna mukabil sanayideki aşırı üretim nedeniyle stoklar artmış, buna bağlı olarak da üretim yavaşlamış ve kapasite kullanım oranları düşmüştü.

Daha genel olarak ifade etmek gerekirse, yaşanan ekonomik kriz Fordizm’in (kitle üretimi) ve Keynesçiliğin ve tabi ki ithal ikameci sermaye birikimi stratejisinin kriziydi. Buna ek olarak 1970’lerin sonunda işçi sınıfının yükselen mücadelesi sonunda ücretler benzer gelişme düzeyindeki ülkelere nazaran daha yüksek olduğu için sanayi sermayesi işçi cephesinden de darbe yiyordu. Özetle maliyetler artmış, kâr oranları düşmüştü. Öğrenci gençliğin bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi, durumu burjuvazi açısından daha da güçleştiriyordu. Tüm bu sorunlara çözüm getirmek amacıyla 2 Nisan 1971’de büyük sanayicileri temsil eden TÜSİAD kuruldu.

Akamete uğrayan 9 Mart 1971 Darbesi’nden sonra emir komuta zinciri içinde gerçekleştirilen 12 Mart 1971 Darbesi olduğunda lise öğrencisiydim. 6 Mayıs 1972’de devrimci gençliğin önderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildiklerinde İzmir Atatürk Lisesi’nde bir Atatürk sevdalısı olan tarih öğretmenimiz Garra Sarmat gözyaşlarını tutamamış tüm sınıfı kedere boğmuştu.

 

15 Temmuz 2

Bir tankı teslim alan direnişçiler

 

14 Ekim 1973 seçimleri Bülent Ecevit’in önderliğindeki CHP’nin başarısıyla sonuçlanmış ve Necmettin Erbakan önderliğinde meclise giren Milli Selamet Partisi (MSP) ile kurulan koalisyon umutla karşılanmıştı. İdris Küçükömer’in “Sol – İslam” koalisyonunu heyecanla karşıladığını hatırlıyorum. Gerçekten de 12 Mart Darbesi’nden sonra ülkeye hoş bir özgürlük ortamı yerleşmişti.

20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a gerçekleştirilen askeri müdahaleden sonra bir yıl bile sürmeden bozulan CHP/MSP koalisyonu yerine kurulan çeşitli koalisyonlar döneminde  – ki en önemlisi AP/MSP/MHP/CGP’den oluşan Milliyetçi Cephe (MC) olarak anılır – çok sayıda katliamın yaşandığı ve adeta fetret devri dediğimiz bir süreç hüküm sürmüştür. 1977 seçimlerinde Ecevit’in CHP’si atak yapar, ama 12 Eylül 1980 Darbesi sırasında başbakan yine Süleyman Demirel’dir. Çünkü TÜSİAD, 15 Mayıs 1979’da Ecevit Hükümeti’ne karşı verdiği ilanlarda “Gerçekçi Çıkış Yolu”nu göstermekte, Ecevit’e ise bir süre sonra istifa etmek düşmektedir.

Ben ise bu dönemde ikinci kez kurulan Türkiye İşçi Partisi’nde sosyalizm için mücadele ediyordum.

Bu dönemle ilgili olarak geçerken söylenmesi gereken yerel yönetimlerde yaşanan ilklerdir. CHP’den Ankara’da Vedat Dalokay, İstanbul’da Ahmet İsvan önemli yeniliklere imza atmışlar, Fatsa’da ise Fikri Sönmez sosyalist belediyecilik anlayışını getirmişti. İstanbul Ümraniye’deki 1 Mayıs Mahallesi’ndeki uygulamalarda bu anlayışa bir örnektir.

Ancak, Cahit Orhan Tütengil, Ümit Doğanay, Ümit Kaftancıoğlu, Bedrettin Cömert, Orhan Yavuz, Bedri Karafakioğlu, Doğan Öz, vb. demokrat öğretim üyeleri ve savcılara düzenlenen suikastlar  bu dönemin acı olaylarıydı. Alevilere yönelik olarak gerçekleştirilen katliamlar ise doruk noktası oldu. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ile yedi Türkiye İşçi Partili genç de bu dönemde katledildiler. 1 Mayıs 1977 katliamı ise bu kanlı sürecin adeta imzasıydı.

12 Eylül 1980 Darbesi’nin ekonomik nedenlerini en iyi açıklayan belge 24 Ocak 1980 ekonomik istikrar tedbirleridir. 1979 yılında hazırlanan ve Demirel’in müsteşarı Turgut Özal tarafından açıklanan bu politikalar kısaca neo-liberal iktisat politikaları olarak anılır.  İhracata yönelik dışa açılma politikası anlamını taşıyan bu politikaların uygulanabilmesi, yani dış dünya ile rekabet edebilmek için maliyetlerin düşürülmesini gerektirmektedir. Bunun ilk akla gelen ve sanayici için rasyonel olan yolu da ücretleri düşürmektir.

Çok sayıda gencin idam edildiği bu süreçte en çok hatırlanan, Mehmet Ali Birand’ın yazdığına göre, CIA’nın Türkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze askerî müdahaleyi haber alırken, haberi ulaştıran diplomatın “[y]our boys have done it” (seninkiler yaptı / bizim çocuklar işi bitirdi) şeklindeki konuşması, Erdal Eren’in yaşının büyütülerek idam edilmesi, Kenan Evren’in ise “asmayalım da besleyelim mi” deyişidir.

ABD’nin 1980 darbesiyle bu kadar içli dışlı olmasının bir nedeni de 1979’da İran’da Humeyni’nin iktidara gelmesi ve SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesidir. 1980 Darbesi’nin desteklenmesini Yeşil Kuşak Projesi bağlamında ABD’nin Sovyetleri İslami yönetimlerle çevreleme girişiminin bir parçası olarak görmek mümkündür. Nitekim darbeyle birlikte Türkiye’de siyasal İslam vitesi yükselmiştir.

 

15 Temmuz 3

Darbeye Karşı Demokrasi Mitingleri’nden iki enstantane. Facebook’tan kopyaladığım bu kolajın altında genç neslin jargonuyla şunlar yazıyordu: “Ülkenin ayarı kaçtı! ‘Fabrika ayarlarına dönelim’ deniyor. Fabrikayı bulamıyoruz. Birisi konum atsın !..” Tabi iş bu kadar kolay olsaydı, mesele yoktu. Paylaşımın altında çift bayraklı fotoğrafın “photoshop” olabileceği de yazıyordu, aklı durduğu için ne yazacağını bilemeyen birinin feryadı da vardı. Ben ise kolajla ilgili yorumu sosyolog ve psikologlara bırakıyorum.

 

15 Temmuz 2016 saat 21: 00 civarında eşimle birlikte televizyonda bir film izliyorduk. Dünya küresel bir köy ya, tam arkadaşım Sıdıka Yılmaz’ın Facebook’ta yaptığı Beylerbeyi’nde “askeri hareketlilik var” şeklindeki paylaşımını okuyordum ki, Kanada’daki kardeşim Uğur aradı ve “Agbi, biraz önce Kanadalı bir arkadaşım aradı ve Türkiye’de darbe olduğunu söyledi. Ben de hemen Amerikan medyasına girdim ve durumu teyit ettim” demez mi?

O gece, on yıl aralıklarla gerçekleştirilen ilk üç darbeden son derece farklı olan ve gerek halk, gerekse ve özellikle TSK’nın darbeye katılmayan güçleri tarafından akamete uğratılan 15 Temmuz 2016 darbe girişimini tuhaf bir biçimde televizyondan naklen izledik. 12 Eylül 1980’den otuz altı yıl sonra gerçekleştirilen darbe girişimi, resmi makamların darbeye katılan askerlerin ifadelerini de dikkate alarak hazırladıkları raporlara göre 1966 yılında İzmir’e resmi vaiz olarak atanan, ancak 1999 yılında yaşanan 28 Şubat sürecindeki atmosfer nedeniyle ABD’ye giden Fethullah Gülen’in talimatıyla organize edilmişti. 17- 25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasına kadar birlikte hareket eden Gülen Cemaati ( resmi ifadeyle FETÖ)  ile AKP’nin yol arkadaşlığı bu süreçten sonra bozulmuş ve iş her ne hikmetse darbeye kadar varmıştı.

Tabi, yurt ve dünyada otuz altı yıl içinde çok şey değişmişti. SSCB çökmüş, Afganistan, Irak ve Libya perişan vaziyette, Suriye bölünmek üzere, Rusya Suriye’ye bir kurtarıcı olarak konuşlanmış, IŞİD tüm dünyada terör estiriyor, Güneydoğuda ise PKK ile savaş tüm hızıyla devam ediyor. Ekonomik düzlemde ise küreselleşmenin hızına erişmek mümkün değil.

Bu arada, Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde çok sayıda asker Gülen Cemaati’nin marifeti ve AKP’nin desteğiyle yargılanmış ve hapis yatmış, ama 17- 24 Aralık sürecinden sonra haksız yere cezalandırıldıkları ortaya çıkmış ve salıverilmişlerdi. Nitekim haksız yere cezalandırıldıkları 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında tutuklanan cemaat üyesi hâkimlerin ifadelerinden anlaşılmaktadır.

Bu süreçte, kısmen de olsa AKP’yi destekleyen liberal kesimin önde gelenleri cemaatin toplantılarına katılarak fikirlerini beyan etmişler, ancak her şey ortaya çıkınca iktidar partisi gibi aldatılmışlar kervanına katılmışlardı. Bu arada liberallerin bir kısmının daha önce AKP tarafından da aldatılmış olduklarını söylediklerini, ama AKP’nin yolsuzluk dosyaları açılmadan önce AKP ve cemaati eleştiren sosyalistler ile Kemalistlerin bu kesim tarafından darbeci olarak damgalandıklarını unutmayalım. Şimdi bu tutumları için Demirel’in ünlü deyişini tekrarlıyorlar: “Dün dündür, bugün bugündür.”

İlk üç darbe sırasında hemen hemen hiçbir silah patlamamışken, akamete uğrayan 15 Temmuz darbe girişimi gecesinde askerlerin bir kısmı acımasızca halka silah sıkmış, savaş uçakları TBMM’ni ve Özel Harekât Dairesi Başkanlığı’nı bombalamış, kan gövdeyi götürmüştü. Olan biten bir iç savaş girişimi niteliğindeydi ya da küçük bir iç savaştı.

Darbe girişiminden sonraki birkaç gün içinde yetmiş bine yakın asker ve memur personelin cemaatçi diye suçlanarak işten atılması atılacakların listesinin daha önce hazırlandığının bir işaretidir. Zaten tüm yorumlar darbe girişiminin deşifre olması nedeniyle hem gün hem de saat olarak öne alındığını göstermektedir. Yapılan değerlendirmelere göre darbe girişimi emir komuta zinciri dışında az sayıda birlik tarafından başlatılmış, ama zaman içinde diğer birliklerin darbeye katılması beklenmiştir. Buna göre darbecilerin daha geniş bir spektruma yayıldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Darbeciler tarafından “Yurtta Sulh Konseyi” adına TRT’de yayınlatılan bildiri Atatürk’e atıfta bulunması nedeniyle kavramsal olarak 27 Mayıs 1960 Darbesi sırasında okunan bildiriyle benzerlik göstermekte olup pek çok yorumcu tarafından bir aldatmaca olarak nitelenmiştir, ama anılan Konsey hala bir muammadır. Yüksek komutanların darbe girişiminden saatler sonra ortaya çıkması, darbenin temel hedefi olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Başbakan Binali Yıldırım’ın bundan akrabaları aracılığıyla haberdar olmaları, müttefikimiz ABD’nin ise darbe girişiminden haberdar olmaması iletişim teknolojisinin bu kadar geliştiği bir çağda hala tuhaflığını korumaktadır. Buna benzer cevapsız çok soru vardır. İktidar çevrelerinden bazı bakan ya da milletvekillerin darbe girişiminin arkasında ABD’nin olduğunu ifade etmesi, ama askeri okullar kapatılır, TSK yeniden yapılandırılmaya çalışılırken Türkiye’de bulunan ABD Genelkurmay Başkanı’na darbeyle ilgili bilgi verilmesi de bir başka tuhaflıktır. Darbe girişimi sırasında ve sonrasında yaşananları Sherlock Holmes titizliğiyle inceleyen ve tutarsızlıkları ortaya koymaya çalışan birçok yazı yayınlandı. Ben sadece önemli bulduğum noktaları not etmekle yetiniyorum. Hemen bir dileğimi belirtmek gerekirse, tutuklanan ya da işten el çektirilenlerle ilgili bir cadı avı başlatılmamasıdır. Bu konuda özellikle ana muhalefete çok iş düşmektedir.

Muhalefet partilerinin hepsinin darbe girişimine kesinlikle karşı çıkarak iktidara destek vermesi, iktidarın da muhalefetten destek istemesi sevindirici olmakla birlikte, tehlikenin halâ geçmediğinin bir işaretidir. Bu bağlamda pamuk ipliğine bağlı olan bu mutabakatın tarafları arasına darbeye karşı olduğunu her defasında tekrar eden HDP’yi de almak kaçınılmazdır. Çünkü şu anda kimlikleri henüz tam olarak bilinmeyen taraflar arasında müthiş bir hegemonya savaşı olduğu açıktır. Araya bir soru sıkıştırmama izin verin: Eğer 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarına saygı duyulup bir koalisyon kurulsaydı bu noktaya gelinir miydi?

Kim bilir, belki de bu yumuşamadan, kimi unsurların temizlenmesiyle, arına arına, taptaze, yepyeni, bambaşka ve nur topu gibi bir Gezi doğar. Çünkü önünde sonunda darbelerin panzehirinin özgürlük ve sosyalizm olduğu gün gibi ortadadır.

15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısına uyarak tankların karşısına dikilip kurşunlarla dans eden herkesi selamlıyor, kaybettiklerimizi saygıyla anıyorum; sürü psikolojisiyle hareket edip oraya buraya saldıran vandallarla şeriat özlemcileri ve faşistliklerini gösterip askerlere ya da kendileri gibi düşünmeyenlere linç girişiminde bulunanlar hariç…

Doğrusunu söylemek gerekirse, 15 Temmuz ve onu takip eden birkaç gün darbe girişimine karşı camilerden sala verilmesini, ilk birkaç saat, mistisizme olan duyarlığım nedeniyle Hint geleneği bağlamında Gandivari bir pasif direnişe benzeterek hayli anlamlı bulmuştum. Ancak her şeyi olduğu gibi bunu da uzattık ve kendimi cami ile kışla arasında hissetmeye başladım. Üç haftadan beri devam eden “Darbeye Karşı Demokrasi Mitingleri” de işlevini tamamladı, artık son verilsin;  zaten “7 Ağustos Demokrasi ve Şehitler Mitingi” ile son verilecek sanırım.

Umarım bu darbe girişimi, İdris Küçükömer’i anarak, ama biraz değiştirerek (aradan çok zaman geçti çünkü) ifade edecek olursam, Batıcı – laik ve Doğucu – İslamcı burjuva (halk değil) kesimleri arasındaki mücadelenin bir tezahürü değildir, yoksa içinde yaşadığımız konjonktürde bu kavga bitmez, sürer gider.

Ama kesin olan bir şey var ki, şöyle ya da böyle Türkiye artık bölgede birçok riske açık görünüyor.

Notlar

[1] Atılgan, Gökhan & Saraçoğlu, Cenk &  Uslu, Ateş ve Diğerleri. Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat, Yordam Kitap, İst., 2015, s. 517-518. Bu yazıda özellikle kronolojik olarak bu değerli kitaptan çok yararlandım.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir