Bülent GÜNDOĞMUŞ

Marcel Proust: Sıradışı Bir Yaşam

“Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.”[1]

İlk cildi olan Swann’ ların Tarafı yayınlandığında, yakın arkadaşı Lucien Daudet’e göre yazarının insanların içini görme yeteneği kıskanılacak kadar büyük olduğundan bir başyapıt olarak nitelenen Kayıp Zamanın İzinde [2] kendinden iki yaş küçük ama öküz gibi güçlü ve babası gibi bir cerrah olan kardeşi Robert’in aksine ömrünün sonuna kadar on yaşında yakalandığı astım krizleriyle boğuşan, bu nedenle sabah yedide yatıp öğleden sonra dört – beş gibi kalkan, çeşitli sindirim sorunları nedeniyle günde bir öğünden fazla yiyemeyen, yine arkadaşı Léon Daudet’in dünyaya derisiz geldiğini söyleyecek kadar duyarlı bir deriye sahip olan, yüksekten korkan, çok yüksek sesle öksüren, güneş ve temiz havadan mahrum bir vaziyette pencerelerinin tüm perdeleri sımsıkı kapalı bir odada yataktan çıkmaya üşenen,  kitabını hep yattığı yerden yazan, günlük yaşantısının veya alışkanlıklarının değişmesine tahammül edemediği için yolculuğa çıktığında mutlaka öleceğini düşünen, garip bazı arzuları olduğu için delikanlılık çağında flört sorunları yaşadığından aşkta daima karamsar bir tutum sergileyen, hatta bu nedenle yakın arkadaşı Lucien Daudet ile arasındaki duygusal ilişkiyi kasıtlı bir biçimde sezdirmeye çalışan gazeteci Jean Loorain’i karşılıklı birer el ateş edilmesiyle sona eren bir düelloya davet eden, düzenli biçimde ve belli aralıklarla sürekli olarak hep evleneceğini söylediği halde hiç evlenmeyen ama söylediğine bakılırsa en az on beş kez nişanlanan, arkadaşları tarafından anlaşılmadığını düşünen ama herkese son derece iyi ve nazik davranan, sürekli üşüdüğü için yaz aylarında bile akşam yemeklerinde palto [3] giydiğinden olağanüstü bir kişilik olarak tanımlanan, yüzünün biçimi, solgunluğu ve bakışlarındaki donukluk nedeniyle bir “Mesih”e benzeyen ve annesine, öldüğünde “Yaşamım artık o biricik amacını, biricik tatlılığını ve biricik tesellisini yitirdi, anneciğim ölürken küçük Marcel’i de yanında götürdü” diyecek derecede düşkün olan Proust, zamanında Shakespeare ve Stendhal ile karşılaştırılmış, tüm bu ilginç özellikleri nedeniyle olsa gerek Avusturyalı bir prensesten evlenme teklifi almıştır.

 

Marcel Proust

Marcel Proust

 

Stefan Zweig’ın Marcel Proust’un Trajik Yaşamı [4] adlı kısa biyografik denemesinde yazdığı gibi, Proust hastalığı nedeniyle çocukluğunu tam anlamıyla yaşayamamış, buna karşılık daha küçük yaşlarda gözlemci olup çıkmıştır. Kırılgan, her zaman tedirgin ve ölçüsüz derecede duyarlıdır. Tam bir doğa tutkunu olmasına rağmen özellikle ilkbahar aylarında polenlere karşı olan alerjisi nedeniyle doğaya karışması tamamen yasaktır. Küçük Marcel çiçeklere tapar ama onlara dokunamaz. Masalarında çiçek buketlerinin bulunduğu bir salona girmesi, günlerce yatağa bağlanıp kalması için yeterlidir. Bu hastalık seyahat etmesini büyük ölçüde engellediği içini gidemeyeceği yerleri kitaplardan öğrenmek amacıyla durmaksızın kitaplar alır ve okur. Kısıtlı da olsa yapabildiği yolculuklar onu çok yorduğu için de zamanla, bütünüyle Paris’e kapanır. Bu kapanışlar onun insanlara ve olaylara ilişkin tüm algılarını alabildiğine inceltir. Her zaman uyanık olan gözleri etrafında olup bitenleri bir projektör gibi izlediği için, belleği, insan ilişkilerini algılama biçimine ve toplumsal yaşamdaki ayrıntılara benzersiz bir düzeyde yoğunlaşır. Doğallıkla, bu sayede ortaya çıkan betimlemeler de benzersiz olur.

Annesi ve babasının diplomat olmasını istedikleri Proust, bozuk sağlığı nedeniyle bütün bu niyetleri boşa çıkarır. Aslında acele etmesine gerek yoktur; zengin bir aileden geldiği, kendisi annesini çok sevdiği gibi annesi de kendisine taptığı için otuz beş yaşına kadar, yıllarını toplantılarda ve salonlarda harcayıp geçirerek boş, anlamsız ve avare bir yaşam sürdürür. On beş yıl süren bu başıboş yaşam, Proust’un, gündüzleri bitkin ve ateşler içinde yatağından kalkmaması, geceleri ise frakını giyerek davetten davete koşması şeklinde cereyan eder. Yüksek sosyete içinde belki de en gereksiz bir kişilik olan Proust’u, diğer herkesten ayıran en önemli özelliği her gece eve dönüp yatağa girdikten sonra uykusuzluğu başladığında, o gece gördükleri, duydukları ve gözlemledikleri hakkında sayfalarca not tutmasıdır.

1903 yılında annesini kaybedince tamamen evine kapanır. Bu arada hastalığı hızla ilerlemekte, krizler nedeniyle yatağından çıkamamakta ve sürekli üşümektedir. Buna rağmen, hep can sıkıntısından yakınan bu müstesna insan, bir gecede yüzyılımızın edebiyat alanında gördüğü en çalışkan emekçisi oluverir; yazar da yazar.

1871-1922 yılları arasında yaşayan Marcel Proust öldüğünde sadece 51 yaşındadır. Başlıca çağdaşları Mann, Stravinski, Planck, Rutherford, Einstein, Bohr, Poincaré, Freud, Bergson, Husserl, Croce, Bachelard, Joyce, Zweig, Eliot, Matisse, Mondrian, Picasso, Braque, Kandinsky, Boccioni gibi hayatımızı değiştiren ve modern zamanların en önemli temsilcileri olan, edebiyatçı, müzisyen, fizikçi, psikolog ve ressamlardır. Unutulmamalıdır ki, 19.yüzyılın sonu ile 20.yüzyılın başında zaman sıkışmıştı ve hemen her alanda yeni bir devrime şahit oluyorduk. 

 

Swann'ların Tarafı

Proust’un Swann’ların Tarafı’na ait notları

 

Hayal gücü o kadar geniş ve zengin, ayrıntılardaki dikkati o kadar yoğundu ki, uyuyamadığı zamanlarda büyük bir heyecanla okuduğu tren tarifelerinden taşra hayatı hakkında fikir sahibi olur, tarifelerdeki istasyon adlarından yola çıkarak köylerdeki aile dramları ya da kasabalardaki küçük ama açıkgöz memurların çevirdikleri fırıldaklar üzerine son derece ilginç çıkarımlarda bulunur, yeni tanıştığı insanlarla konuşurken hiç gereği yokken upuzun cümleler kurar ve konuştuğu kişilerden konuşulan konu hakkında son derece ayrıntılı tasvirler yapmalarını isterdi. Bununla birlikte çağının en önemli yazarlarından James Joyce ile karşılaşıp yemek yediklerinde birbirlerine sadece “non” demişlerdi. Joyce, Proust’un kendisine bilmem hangi dükü tanıyıp tanımadığını sorduğunda “hayır”, Proust, Joyce’un kendisine Ulysses’in bilmem kaçıncı bölümünü okuyup okumadığını sorduğunda o da “hayır” demiş ve yemek böyle bitmişti. Proust Yaşamımızı Nasıl Değiştirir [5] adlı kitabında, Kayıp Zamanın İzinde ve Ulysses [6] gibi genellikle bitirilmesi zor görünen, birçok insanın yarım bıraktığı ama yirminci yüzyılın en iyi romanları sayılan bu dev eserlerin yaratıcılarının sergiledikleri bu tutumu ve ortaya çıkan bu durumu hayli garip, şaşırtıcı ve üzücü bulan Alain de Botton’a göre bunun ana nedeni konuşma etkinliklerimizin benliğimizin en derinde kalan noktaları ortaya dökmekte yazma etkinliklerimize göre sınırlı olmasıdır. Botton ayrıca kitabında bu karşılaşmayı iki yazarın birbirlerine son derece saygılı davranarak konuşmaları şeklinde de kurgulamıştır ama, Proust’un tabiriyle, heyhat, bu gerçek değildir. Gerçek şudur ki, dönemlerinin böylesine güçlü iki yazarının birbirlerine “non”dan başka mutlaka söyleyecekleri bir şeyleri olabilirdi, ama olmadı. Eğer “non”dan başka bir şey söyleyebilselerdi eminim aralarında herkesin şahit olmak isteyeceği olağanüstü bir konuşma geçerdi. Kayıp Zamanın İzinde ile Ulysses’i özellikle yazarlarının kurdukları uzun cümleler ve yaptıkları betimlemeler bakımından zaman zaman birbirine yakın bulsam da bu iki dev yazar farklı dünyaların insanlarıydılar. Proust, tam bir Fransız kusursuzluğuyla inşa ettiği katedralinde, diktiği elbisesinde, Gilles Deleuze’ün Proust ve Göstergeler ’deki [7] tanımıyla ördüğü örümcek ağında ya da benim benzetmemle kişi ve olayları fraktallaştırarak [8] geliştirdiği şahane dünyasında,  yaşayan tüm kahramanların akıbetlerini eksiksiz bir biçimde uzun uzun anlatırken, Joyce, içine çok sayıda bulmaca gizlediği kulesini inşa ederek yaptığı kelime oyunları ve bitmek bilmeyen diyaloglarla, okuyucuları başı sonu olamayan bir labirente sokar. Belki de aynı masada yemek yerken birbirleriyle konuşmadan anlaşabilen bu iki yazar, bunun farkında olmayan masanın diğer sakinleri tarafından anlaşılamadığı için, anlaşılamaz bulunuyorlardı. Ya da masanın diğer sakinleri bazı insanların konuşurken ses çıkarmadıklarını bilmiyorlardı. Evet evet, Proust ile Joyce’un konuşurken ses çıkarmalarına gerek yoktu. Belki de – nasıl ki bir kekemenin ya da bir türlü konuşmayan, örneğin üç yaşındaki bir çocuğun konuşmak istediği halde bir türlü konuşamamasının verdiği sıkıntıyı üzerinden atması kolay değildir –  her ikisi de bir çocuk gibi davranmışlardır, kim bilir?

Prestijli Princeton mezunu tarihçi William R. Everdall İlk Modernler [9] adlı son derece yoğun yazılmış bilgi yüklü kitabında, James Joyce’un ünlü eseri Ulysses’de “Tarih, uyanarak kurtulmaya çalıştığımız bir karabasandır” deyişinden kalkarak, bu iki yazar ve eserleri hakkında kısaca şunları yazar: Ulysses gibi müstesna bir eseri akıl eden James Joyce, bir insanın tüm yaşam deneyimini tek bir güne, 16 Haziran 1904’e sığdırmayı planlamış, ama bunu yapmak on beş yılını almıştı. Normandiya sahilindeki bir otelde geçirdiği yaz tatilinden henüz dönen Marcel Proust, Paris’in göbeğinde, bir gece odasında, yalnız başına oturduğu ve etrafı bölük pörçük deneme sayfalarıyla dolu yatağında, derin düşüncelere dalmış durumda, edebiyat eleştirisi üzerine bir makale yazarken, yatağından doğrularak ağzına aldığı bir kaşık bitki çayı ve bir parça ekmek, zihninin geçmişe odaklanmasına neden olmuş ve bu geçmişin tüm berraklığıyla adeta kâğıttan bir çiçek gibi kat kat açılarak anılar halinde sayfalara dökülmesi on dört yıl sürmüştü. Joyce’un, bir diğer müstesna eseri olan Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ ni [10] ilk kez bir bütün olarak canlandırdığı zaman ile  Proust’un geçmişe odaklanıp anıların kağıttan bir çiçek gibi kat kat açıldığı zaman hissettikleri coşkuyu hissetmek belki de hiçbir tarihçiye nasip olmayacaktır.

Marcel Proust hakkında yazmaya devam edeceğim.

 

Notlar

[1] Proust, Marcel. Kayıp Zamanın İzinde, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Çeviren: Roza Hakmen, YKY, İst., 2009, s. 164.

[2] Proust, Marcel. Kayıp Zamanın İzinde, Swann’ların Tarafı, Çeviren: Roza Hakmen, YKY, İst.,1999.

[3] Proust’un paltosunun ilginç öyküsü için şu kitaba bakılabilir: Foschini, Lorenza. Proust’un Paltosu, Çeviren: Eren Yücesan Cendey, Kırmızı Kedi Yayınevi, İst., 2012.

[4] Zweig, Stefan, Marcel Proust’un Trajik Yaşamı, Yarının Tarihi İçinde, Çeviren: Ahmet Cemal, Can Yayınları, İst., 1998.

[5] Botton, de Alain. Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?, Çeviren: Banu Tellioğlu, Sel Yayıncılık, 4. Baskı, İst., 2010.

[6] Joyce, James. Ulysses, Çeviren: Nevzat Erkmen, 10. Baskı YKY, İst., 2008.

[7] Deleuze, Gilles. Proust ve Göstergeler, Çeviren: Ayşe Meral, Kabalcı Yayınevi, İst., 2004.

[8] Fraktal: Latince parçalanmış ya da kırılmış anlamına gelen fractuuss kelimesinden gelmiş olup kendilerini farklı ölçeklerde tekrarlayan motifler demektir. Sonsuza kadar tekrarlanan bu hareketler, küçülerek sürer gider. Fraktal sistemlerin özgünlüğü bir temel motifin tüm sistemin yapısını kararlaştırmasıdır. Fraktalların ilginç bir özelliği görünürde birbiriyle ilişkili olmayan olaylar arasında garip bir bağ olduğunu göstermekteki gücüdür. Fraktal yapılar basit fikirlerden başlayarak karmaşık yapılar kurmaya izin verir. İlk kez ünlü matematikçi Benoit Mandelbrot tarafından kullanılmış olan fraktal yapılara doğada oldukça sık rastlarız. Beyin, nabız atışı, akciğerlerimiz, eğrelti otu, brokoli, nehirlerin çatallanmış ağızları, ağaç dalları, borsa hareketleri tanıdık fraktal yapılardır. Proust bu dev eserinde, görünürde birbiriyle ilişkisi olmayan olaylar arasında garip bazı bağlar kurarak, kendi kendini farklı ölçeklerde tekrarlayan basit fikir ya da olaylardan karmaşık yapılar kurmuştur. Bu konuda çok geniş bir literatür mevcuttur. Bazıları şunlardır:

  • Capra, Fritjof. Turning Point, Flamingo, 1982.
  • Capra, Fritjof. Yaşamın Örgüsü, Zihin ve Maddenin Yeni Bir Sentezi, Çeviren: Beno Kuryel, Yapı Merkezi, İst., 1996.
  • Mandelbrot, B. Benoit, Hudson L. Richard, The (mis)Behaviour of Markets, A Fractal View of Risk, Ruin and Reward, Profile Books, London, 2004.
  • Mitchell, Melanie. Complexity: A Guided Tour, Oxford Üniversity Press, New York, 2009.
  • Prigogine, Ilya & Stengers, İsabelle. Kaostan Düzene, İnsanın Tabiatla Yeni Diyalogu, Çeviren: Senai Demirci, İz Yayıncılık, İst, 1998.

[9] Everdell, William. İlk Modernler, Çeviren: Hülya Kocaoluk, YKY, İst., 2007.

[10] Joyce, James. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Çeviren Murat Belge, İletişim Yayınları, İst., 2000.

 

 

 

 

 

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>