Bülent GÜNDOĞMUŞ

Gertrud Stein: Anlamsızlığın Anlamı

Bu yazının omurgasını başka bazı kaynaklarla birlikte Jonah Lehrer’in Proust Bir Sinirbilimciydi kitabı oluşturmaktadır.[1] Önce Gertrude Stein’in o tuhaf eserinden bir alıntıyla başlamak istiyorum.

A CARAFE, THAT IS A BLIND GLASS

“A kind in glass and a cousin, spectacle and nothing strange a single hurt color and an arrangement in a system to pointing. All this and not ordinary, not unordered in not resembling. The difference is spreading.” [2]

BİR KARAF, YANİ KÖR CAM.

“Bir tür cam ve bir kuzen, bir gösteri ve hiçbir tuhaflık yok tek bir incinmiş renk ve işaretleme sistemi içindeki bir düzenleme. Tüm bunlar ve benzemedikleri için düzensiz değil, sıradan değil.”

 

stein

Picasso’nun Gertrud Stein tablosu

Zihnine ilk giren kelimeleri yazmak isteyen Gertrude Stein, Psychological Review’in Mayıs 1898 tarihli sayısında yazdığı ilk makalesinde, Harvard Üniversitesi’nde William James’in – ünlü romancı Henry James’in kardeşi – laboratuvarında otomatik yazma üzerine yaptığı araştırmaları özetlemişti. Ortaya çıkan sayfalar dolusu tuhaf ve anlaşılmaz cümleler demetiydi. Çünkü normal bir insan için yazma, otomatik olarak gerçekleştirilemeyecek kadar karmaşık bir faaliyetti. Stein yaptığı deneyin başarısızlığı üzerine düşünürken, kurulan cümlelerin anlamsız olmasına rağmen yazdıklarının sözdizimi kurallarına uyduğunu görüyordu. Nitekim yukarıda alıntıladığım Tender Buttons (Sevecen Düğmeler) gibi anlamsız başlıklı anlamsız paragraf bunun bir deliliydi. Dilin aldatıcılığını konu alan bu paragrafın başlığının aksine  – kör cam – kelimeler tıpkı cam gibi yarı saydamdır. Stein’in burada yapmak istediği gramere ağırlık vererek ses ve anlamı elemek, isimlerin, sıfatların ve fiillerin gerçek olmadığını ispat etmeye çalışmaktı. Çünkü bunlar sadece keyfi gösterenlerdir ve sonuçta örneğin gül gerçek bir gül değildir ve harflerinde diken ya da rahiyalı taç yaprakları yoktur.

Stein’in bu anlamsız cümlelerini okurken ne kadar sıkılırsak sıkılalım, yazılanlar bizi içine çeker ve bu tuhaf yolculukta kendimizi kaybederek ilkokul yıllarına, bir cümlenin kelimelerin basitçe bir toplamından daha fazla bir şey olduğunu ilk kez fark ettiğimiz o şahane yılara geri döneriz. Sonunda anlarız ki – daha doğrusu 1956 yılında dilbilimci Noam Chomsky’den öğreniriz ki – kelimelerimiz beyne kök salmış, gözle görülmez bir gramere bağlıdır ve bu derin yapılar cümlelerimizin gizli kaynakları olup, soyut kuralları, söylediğimiz her şeyi belirleyerek kelimeleri anlamlı diziler haline getirmemizi sağlar.

Gertrude Stein William James’in laboratuvarındaki otomatik yazma deneylerini tamamladıktan sonra John Hopkins Tıp Fakültesi’ne girer ve embriyoların beyinlerini inceleyerek sinir sisteminin karmaşık yapıları üzerine uzmanlaşır. Sonra bu alanı terk ederek Henry James’in romanlarına dalıp mezuniyetine bir dönem varken kendini erkek kardeşiyle birlikte Paris’te bulur. Yıllardan 1903’tür.

Paris’te kübist ressamlardan Matisse, Braque ve tabii Picasso ile tanışır. Stein ve kardeşi Leo Picasso’nun ilk velinimetleri olurlar ve evlerinin duvarları Picasso tablolarıyla dolup taşar. Gertrude Stein ile Pablo Picasso’nun kısa sürede oluşan dostluklarının temelinde aynı şeyi yapmak istemeleri yatar: Yeni ve farklı, sınırlarda bir şey. Nitekim Tender Buttons ile Stein cüretkarlıkta Picasso’yu bile geride bırakacaktır. Kübistler şeyleri resmederlerken onları nasıl yeni bir tarzda görüyorlarsa Stein de yazarken şeyleri yeni bir tarzda görüyordu. Şu satırlar Stein’in artık kübist bir yazar olduğunu göstermektedir: “Egg ear nuts, look a bout. Shoulder. Let it strange, sold in bell next herds.”[3] (Yumurta kulak yemişler, bakın e trafa. Olmaz. Varsın tuhaf olsun, satıldı sürüleri yanında çıngırak ta).

Bu arada Stein’in, James kardeşlerden Henry James’i sevmiş olmasının nedenini, Henry’nin, çoklu bakış açısını çok iyi tanımladığı “gerçekliğin milyonlarca penceresi, bunların da her birinin bir çift gözü vardır” deyişinde, hocası William James’ı sevmiş olmasının nedenini de, Williams’ın, belirsizliği baş tacı ettiği “kanıtlanmış hiçbir şey yoktur”  deyişinde aramak yerinde olacaktır.

Kuşkusuz Stein Tender Buttons’da “Kırmızı Güller”i “pembe kesik pembe, bir çöküntü ve satılmış bir delik, biraz daha az sıcak” diye tarif ettiğinde kelimelerden hiç birinin gerçek hayatta bir şeyi işaret etmediğini biliyordu. Pembe renk kesik olamaz,  delikler asla satılamaz ve düğmeler de sevecen değildir. Onun yapmaya çalıştığı “pembe kesik pembe” yazmamızı engelleyen bir gramer kuralı olmadığını ortaya koyarak sınırları zorlamaktı.

Tekrar Chomsky’e dönersek, onun MIT’de yaptıklarından kısaca söz etmek Stein’i anlamak açısından açıklayıcı olacaktır. “Renksiz yeşil fikirler hiddetle uyuyorlar” cümlesini ele alalım. İstatistiksel dil modeline göre bu cümle teknik açıdan olanaksızdır. Fikirler uyumaz ve renksiz kelimesinin arkasından yeşil gelmez.

Ama Chomsky, bu gülünç cümlenin gramer açısından mümkün olduğunu kanıtlar. Tıpkı Stein’in Tender Buttons’da yaptığı gibi kelimeleri yöneten yapıların kelimelerden bağımsız bir varlığa sahip olduğunu ortaya koyar. Bu yapılar zihinden gelmektedir. Chomsky’nin diğer fark ettiği bir şey de istatistiğe dayalı dilbilim anlayışının doğuştan gelen gramer yapılarının aksine ölümcül bir kusurla malûl olduklarıdır: Belleği sıfırdır. Yani bu anlayışla cümle kurulurken eklenen her kelime sadece bir önceki kelimeyi hatırlar ve öncesindeki her şeyi unutur. Oysa hepimiz bir cümlede ne zaman bir eğer görsek bir süre sonra o zaman kelimesinin geleceğini biliriz. Oysa sonlu durum yaklaşımında istatistik makinesi o zaman’ a geldiğinde eğer’i çoktan unutmuş olur.  Chomsky’nin burada vermek istediği ders, sonlu durum ya da basit dil modelinin anlayamadığı şeyin her bir cümlenin basitçe kelimelerin toplamına eşit olmamasıdır. Ona göre, kelimelerimiz sözdizimsel açıdan iç bağlantılarla – dilin derin yapısıyla – çevrilidir.

Gertrud Stein’in zaman zaman insanı bunaltan bu ilginç sanatı Chomsky’nin argümanını öngören cümlelerle doludur. Yeknesaklığı tekrarlamayı sevdiğini ifade eden Stein yine Tender Buttons’da bitkinin ne olduğunu anlatırken şöyle başlar: “What is cut. What is by cut it. What is cut by it in.” [4] (Kesik nedir. Onunla ne kesilir. Onunla kesilen şey neyin içinde). Stein bu cümleleri, aynı kelime dizelerinin eklenen bir tek kelime ile çok farklı anlamlara gelebileceğini göstermek için kurar. İlk soru cümlesindeki what kelimesi kesilen şeye işaret eder. Üçüncü soru cümlesindeki what ise kesilen şeyin nerede olduğuna işaret eder. Burada, cümlenin sonuna eklenen in kelimesi cümlenin başındaki what kelimesini, yani uzaktaki bir kelime önceki bir kelimeyi değiştirmiştir.

Chomsky dilin sonsuz olduğunu söylerken, istediğimiz uzunlukta ve zenginlikte yeni cümleler kurabileceğimizi, daha önce hiçbir beynin tahayyül edemediği yepyeni ifadeler oluşturabileceğimizi ima ediyordu; tıpkı Marcel Proust’un upuzun ama son derece zengin ve anlamlı cümleleri gibi. Bunu sağlayacak olan doğuştan gelen dil aygıtıdır. Şimdi, geçmişte gizlidir.

Stein’in tezlerinden biri de okurun gramerin varlığını ancak bozulduğunda fark edebilmesidir. Yani, Stein, gramerin gücünü grameri terk ederek göstermişti. Örneğin Stein’in sorularından biri upuzun cümlelerden oluşan ya da hiç noktalama işareti kullanmadan bir roman yazılabilir miydi? James Joyce’un Ulysses’i ile Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar ’ını hatırlayalım. Her ikisi de upuzun cümlelerin kurulduğu ve noktalama işareti kullanılmadan yazılan upuzun bölümlerin olduğu, dönemlerini aşan romanlardır. Stein’in sorusunun cevabı, muhtemelen başka yazarlar da olmak üzere, hem kendi çağdaşı Joyce tarafından, hem de daha sora Atay tarafından verilmiştir.

Peki neden Stein sözlüğü yeniden icat edemedi? Neden hiçbir şey söylememek bu kadar zordu? Bunun cevabı dilin yapısında gizlidir. Anlam, bağlama ve bütünlüğe ait bir şey olup hiçbir kelime tek başına var olamaz. William James’in söylediği gibi rüyadaki en çılgın kelimeler bile bir anlam ifade edebilir. Stein ölümünden birkaç ay önce, 1946’da, nihayet yenildiğini kabul etti ve dili parçalayarak kurtarmanın mümkün olmadığını itiraf etti. Anlam olmadan anlamsızlık mümkün olamazdı. Anlam olmadan yazmak istemiş, ama bunun olanaksız olduğunu görmüştü. Çünkü kelimeleri yan yana getiren herkes, kendini bundan bir anlam çıkarmak zorunda hissediyordu.

* * *

Kelimelerle anlatılamayacak kadar harika olan bir şeyin karşısında sukut eder, yani sessiz kalırız. Çünkü sukut ikrardan gelir; bu güzelliği onaylarız.

En iyi konuşma biçimi karşılıklı şiir okumak olmalıdır; kısa, öz ve duygulu.

Daha fazla konuşmak istiyorsak, bırakalım gelsin kelimeler. Onlar cümle olurken biz de arkalarından yürüyelim.

 

Notlar

[1] Lehrer, Jonah. Proust Bir Sinirbilimciydi,  Çeviren: Ferit Burak Aydar, B.Ü Yayınevi, İst.,2009. Gertrude Stein bölümünden özetlenmiştir (s.160-186).

[2] Stein, Gertrude. Three Lives & Tender Buttons, A Signet Classic, 2003, USA, p.245.

[3] A.g.e., p.284.

[4] A.g.e., p.282.

 

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>