Bülent GÜNDOĞMUŞ

Tarihin En Meraklı İnsanı: Leonardo da Vinci

Kuantum fizikçisi Fritjof Capra’nın Leonardo da Vinci merakı devam ediyor. 2007 yılında yazdığı ve Türkçe’ye 2009 yılında Da Vinci’nin Bilimi [1] adıyla çevrilen The Science of Leonardo’dan sonra 2013 yılında yazdığı Learning  from Leonardo [2] adlı kitabı, bu parlak sanatçı, bilim adamı, mühendis, matematikçi, mimar, mucit ve hatta müzisyen olan dahi ve eserleri hakkında sabırla işlenmiş son derece ayrıntılı bilgiler içeriyor. Yazımın temel kaynakları, daha çok Learning from Leonardo olmak üzere, bu iki kitap ile editörlüğünü H. Anna Suh’un yaptığı Leonardo’nun Defterleri [3] olacaktır.

Peki, bir kuantum fizikçisinin Leonardo’ya olan merakının sırrı ne olabilir? Fritjof Capra yıllardır karmaşıklık, kaos ve yaşamın kökeni hakkında yazan, şu anda da Kaliforniya -Berkeley’deki Center for Ecoliteracy’nin kurucusu olan bir sistem teorisyeni. Viyana Üniversitesi’nden aldığı teorik fizik doktorasından sonra Paris, Kaliforniya, Stanford ve Londra üniversitelerinde öğretim üyeliği yapmış.

Budizm ile barışık olan Capra’nın Leonardo merakının kökeninde, aslında yeni bir paradigma olan insanın doğa ile diyalogunun hayli eskilere, Leonardo’ya dayanması yatar. Kenneth Clark’a göre “tarihteki en meraklı insan” olarak kabul edilen Leonardo da Vinci, kendisinden insan ile doğa arasındaki mucit ve yorumcu olarak bahsetmiştir.  Bundan 500 yıl önce doğanın canlı formlarının büyümesini, hareketlerini ve dönüşümlerini anlamak Leonardo’nun biliminin tam merkezinde olmuştur. Makrokozmos ile mikrokozmos arasında analoji yapan Leonardo için doğa bütünüyle canlı ve hareketliydi, yeryüzü makrokozmosu kadar insan vücudu mikrokozmosu da sürekli bir değişim ve gelişim dünyasıydı. Bu yaklaşım tarihsel olarak Platon’a kadar gitmekle birlikte Leonardo tarafından mitleştirilip bilimsel teori şeklinde kullanılmıştır.

 

Leonardo, Otoportre,

Kendi Portresi, yaklaşık 1512, Reale Kütüphanesi, Torino.

 

Dâhilerin Özellikleri

Leonardo’nun zamanında “dâhi” sözcüğü, modern anlamıyla sıra dışı zekâ ya da yaratıcı güçlerle donatılmış insan anlamına gelmiyordu. Latince genius olan kelimenin kökeni Roma dinine dayanmakta ve gens kavramına, yani ailenin ruhuna işaret eder ve koruyucu ruh olarak algılanır. Bu anlamını ortaçağ ve Rönesans boyunca koruyan kelime on sekizinci yüzyılda çağdaş anlamına yakın bir anlam kazanarak “Newton bir dâhiydi” cümlesinde verdiği anlamdaki gibi bireyleri işaret etmeye başlar.

Terim nasıl kullanılırsa kullanılsın, sıradan ölümlülerin ulaşamayacağı, olağanüstü ve açıklanamaz bazı güçleri olan bir kısım insanların çağlar boyunca saygı gördüğü açıktır. Rönesans döneminde sıra dışı yaratıcı güçlerin ilhamla ilişkilendirilmesinin en açık kanıtı o dönemde yaşayan dâhilere divino lakabının takılmasıdır ki, Leonardo dışında Rafael ve Michelangelo da böyle adlandırılmışlardır.

Modern psikoloji, nöroloji ve genetik araştırmaların gelişmesiyle birlikte, dâhilerin kökenleri, karakteristik özellikleri vb. hakkında yapılan çalışmalar bu tür insanlar hakkında ortak bir model oluşturmaya yetmemiştir ve tartışmalar sürmektedir. Mozart’ın dehası çocukken, Einstein’ınki ise genç yaşta ortaya çıkmıştır. Leonardo’nun eğitimi sadece kendi çabasının ürünüyken, Newton saygın bir üniversiteye gitmişti. Goethe’nin ailesi iyi eğitimli ve saygın, Shakesperare’inkiler daha alt tabakadan geliyordu.

Bu farklılıklara rağmen psikologlar, olağanüstü yeteneklere sahip olmanın dışında, bir dâhiyi normal insanlardan ayıran bir dizi zihinsel özellik bulmuşlardır ve Leonardo bunların hepsine sahiptir.

  • Bir dâhinin en önemli özelliği yoğun merak ile büyük bir keşfetme ve anlama arzusudur. Leonardo yaşamı boyunca sınırsız bir merak, anlama ve keşfetme arzusu taşımıştır. Bu nedenle, Kenneth Clark’a göre tarihteki en meraklı insandır.
  • Dehaya işaret eden ikinci çarpıcı özellik, normalden çok daha yoğun ve uzun süre konsantre olabilme gücüdür. Newton buluşlarını, konuyu sürekli önünde ve günün ilk ışıkları yerini sabaha bırakana dek bekleyerek yaparmış. Leonardo da çoğu zaman benzer yolu izler, zamanının çoğunu birden fazla sorunu aynı anda düşünmeye ayırır, konsantrasyon gücünü bitmez tükenmez sabrıyla birleştirirmiş.
  • Dâhinin bir özelliği olan, büyük enformasyon yığınını tutarlı bir bütün olarak tek bir gestalt formunda ezberleyebilme yeteneği, yoğun konsantrasyon gücüyle yakından ilgilidir. Mozart son derece karmaşık beşli bir korali bir kez duyduktan sonra hatasız olarak notaya dökmüştür. Leonardo ise çarpıcı yüz ifadesi olan insanları izler, görüntülerini ezberler, atölyesine döndüğünde onları tam bir doğrulukla resmedermiş. Buna kısaca holistik (bütüncül) hafızaya sahip olmak diyoruz.

Leonardo’nun Yöntemi

On beşinci yüzyılın ortalarında, Leonardo daha genç biri olarak resim, heykel ve mühendislik eğitimi alırken –  kendini eğitirken –  doğal dünya hakkında bilgi sahibi olabilmek deneysel yöntemle mümkün oluyordu. Doğal olarak, deneysel yaklaşım, müstesna bir gözlem gücüne sahip, tekrar etmekten hiçbir zaman yorulmayan ve adeta bir sabır taşı olan Leonardo için çok uygundu. Bu nedenle olsa gerek, suyla çok fazla ilgilenen usta, günümüzde bile görsel olarak sıkça kullanılan ve akan suyun bir engelle karşılaştığında yarattığı karmaşık girdap, burgaç ya da türbülans hareketlerini gösteren olağanüstü resimler yapmıştır.

Herhangi bir konuyla ilgilenirken, o konuyu, daima bir analoji yapabilmenin farkında olarak, diğer konulara bağlama, onlarla birleştirme ve bir desen, “pattern”, aramak onun vazgeçilmez uğraşı olmuştur. Akarsularla vücudumuzda akan kan arasındaki analoji en çok bilinen ve kullanılan örnektir.

Batı bilimi tarihi boyunca daima parça ile bütün arasında bir gerilim söz konusudur. Parçalara önem vermek, mekanistik, tümevarımcı ya da atomist; bütüne önem vermek ise, bütüncül, “holistic”, organizmik ya da ekolojik olarak isimlendirilmektedir. Yirminci yüzyıl bilim anlayışında holistik perspektifin bilinen adı sistemik olup, bu yolun kullanılmasıyla kastedilen düşünce biçimi sistemik düşüncedir.

Leonardo da Vinci bir sistem düşünürüdür ve bir desen, “ pattern”, arayışı içinde sürekli olarak kantite yerine kalite, ölçümleme yerine haritalama peşinde koşmuştur.

Suyun Hareketleri ya da Yaşam Matrisi

Leonardo suyu bütün görünen tüm biçimlerine hayrandı. Su hayatın temel aracı ve tüm organik formların “matrix”iydi [4]. Bugün biliyoruz ki, su canlı organizmalar için sadece gıdayı hücreye dönüştüren bir ihtiyaç değildir. Yeryüzündeki yaşam suda başlamış, ilk hücre 3 milyar yıldan daha uzun bir süre önce ilkel okyanuslarda ortaya çıkmıştır. Bu anlamda suyu bir taşıyıcı,  “carrier” [5], ve yaşam matrisi olarak gören Leonardo tamamen haklı çıkmıştır. Leonardo’nun biliminin temel prensiplerinden biri makro – ve mikrokozmozda benzer desen, “pattern”, ve süreçler görmesidir. Ona göre yeryüzünün su damarlarıyla, insan vücudunun kan damarları karşılaştırılabilir. Şu sözler Leonardo’ya aittir:

“Su, tüm canlı vücutların açılımı ve mizacıdır. Onsuz hiçbir şey orijinal formunu koruyamaz.”[6]

Ustanın, doğanın, dağ, nehir, bitki ve insan vücudu gibi çeşitli formalarını çizdiği eserlerinde bitmez tükenmez bir hareket ve dönüşüm vardır. Bunun temel nedeni, bu formalara hayat verenin su, Leonardo’nun da bunun farkında olmasıdır. Suyun, dağları aşındırdığı, vadileri doldurduğu ve eğer yapabilseydi dünyayı kusursuz bir küreye dönüştürebilirdi ifadesi de ona aittir. O, akan suyun ürettiği ve günümüzde bilim insanları tarafından da doğrulanan, anafor, girdap ve türbülansın diğer formlarının da farkındaydı. Bu nedenle araştırmaları girdap, anafor ve türbülans üzerine yoğunlaşmıştı. Defterleri ’nde sayısız girdap ve anafor çizimlerinin yer almasının nedeni budur.

 

daVinci-flow

Suya Dökülen Su, yaklaşık 1508-9 yılları.

 

Leonardo Suya Dökülen Su eskizinde 4 farklı hareket tanımlamaktadır. İlki havuzdaki suyun içine dikine akan su, ikincisi havuzdaki sudan yukarıya doğru hareket eden hava baloncukları, üçüncüsü hava baloncuklarının patlamasıyla oluşan suyun tekrar havuza dökülmesi, dördüncüsü ise böylelikle oluşan girdapların daha büyük girdap formlarına dönüşerek geniş daireler çizmesi. Unutulmasın, usta, bu eskizi 500 yıl önce yapmıştır.

Günümüzde, karmaşıklık teorisi ve yaşam sistemlerine olan modern bakış anlayışımızı dikkate alarak söyleyebiliriz ki, Leonardo’nun sezgileri kesinlikle doğruydu. Su girdaplarının temel özellikleri değişim ve kararlılığın (sabitliğin) bir arada bulunmasıdır. Örneğin içinde bir miktar su bulunan bir küvetin kapağı açılığında deliğe doğru akan suyun yarattığı girdap önce geniş bir spiral çizer, sonra daralarak huni şeklinde bir burgaç ortaya çıkar ve ortaya çıkan bu görüntü hiç değişmez. Burgacın içinde sürekli bir değişim vardır, ama dışarıdan bakınca beliren form sabittir. Yirminci yüzyılda, karmaşıklık ve sistem teorisyenlerinin yakından tanıdığı bu form, yaşayan sistemlerin en önemli özelliği olan değişim ve kararlı durumun bir arada bulunması halini temsil eder. Nitekim hücrenin yapısı da daha karmaşık olmakla birlikte, temel olarak aynı özellikleri taşır.

Leonardo’nun çizdiği tüm doğa formlarının, insan ve hayvan figürlerinin, anatomik ve botanik çalışmalarının ve verdiği diğer tüm eserlerinin bitmez tükenmez bir hareketlilik ve dönüşüm içinde sürekli akıp gitmesinin bir diğer temel nedeni de, ustanın yeryüzünü canlı bir form olarak görmesidir. Leonardo’nun Defterleri böyle çok sayıda eserle doludur; incelerken hareket ettiğinizi zannedersiniz. O kadar öyle ki, anatomi çalışmaları içinde atan kalp eskizleri çizmiş, uçmak için kanat ve makineler tasarlamıştır.

Leonardo’nun Sanatında Yaşamın Gizemi

Leonardo, yaşamın sembolü olan değişim ve kararlılığı (sabitliği) içeren ya da gösteren su girdapları ve türbülansın diğer formları tarafından, onları sezgisel olarak tanımış olsa da, büyülenmiştir. Doğa, Leonardo için, daha önce belirttiğim gibi, bir bütündür ve o sistemik bir yaklaşımla makrokozmozdaki canlı dünya ile mikrokozmozdaki bireysel organizmanın benzer desen “pattern” ve süreçler olduğunu görmüştür. Şu sözler de ona aittir:

“Yaşama saygı duymayan bir kimse onu hak etmez.”[7]

Bize hayat veren kalp atışlarımız hakkında bilimsel çizimler yapan Leonardo’nun tabloları büyüleyici ayrıntılarla doludur. İşte, 1503-15 yılları arasında yaptığı ve Floransa’daki Uffizi Müzesi’nde en iyi kopyası bulunan – aslı kayıptır – Leda ve Kuğu tablosunun ayrıntıları.

 

Leda_Melzi_Uffizi

Leda ve Kuğu, yaklaşık 1503-15 yılları, Uffizi Müzesi, Floransa.

 

Leda ve Kuğu, Leonardo’nun çıplak ve mitolojiden esinlendiği tek tablosudur ve İspata kralının güzel karısı olan Leda’nın kuğu kılığına girmiş Zeus tarafında baştan çıkarılışını resmetmektedir. Tabloda çıplak ve güzel bir kadın ile boynu yılan gibi ve doğal olamayan biçimde uzamış olan kuğunun yanı sıra onların birleşmelerinin meyveleri olan ve kırılmış yumurtalardan çıkan iki çift ikiz de görülmektedir. Manzaraya, bereket ve verimliliğin sembolü olan, nemli bir ortamda yoğun yeşilliğin içinden fışkıran ve Capra’ya göre erkeklik organını temsil eden sazlık hakimdir.[8]  Freudcu bakış açısına göre kuğunun uzun boynu Zeus’un, dolayısıyla tüm erkeklerin erkelik organını temsil eder.

Leonardo’nun yaşamın gizemini ortaya koyması bakımından en önemli olan ve en çok bilinen eseri Floransalı genç bir kadın olan Lisa del Gioconda’nun – bizde daha çok Fransızca’dan geldiği için La Joconde olarak bilinir – Mona Lisa adlı tablosudur. Mona Lisa Leonardo’nun yaptığı tüm portelerden farklıdır. En göz alıcı fark, ön plandaki figürün yumuşaklığı, olgunluğu ve tatlığıyla arka plandaki arkaik (kadim) manzaranın sertliği arasındaki kontrastır.

 

mona-lisa

Mona Lisa( La Gioconda), yaklaşık 1503-15 yılları, Louvre Müzesi, Paris.

 

Arka planda Leonardo’nun yaşamı boyunca yaptığı, yalın ve çıplak, dik ve pürüzlü mitolojik kaya formları, göller ve akarsular vardır. Manzara bir sahnedeki arka perde gibidir. Ön plandaki figür ise bir piyesteki başrol oyuncusu gibi belirmiş, “emerge” olmuştur.  Portredeki doğa formları, yani kayaları keserek akıp giden akarsular, oyulan vadiler, çakıl taşı ve kumların bıraktığı tortular sonuçta verimli bir toprak olarak bitmez tükenmez bir hareket ve dönüşüm halinde devinip dururlar. Aslında burada gördüğümüz ilkel okyanus sularında yeryüzündeki yaşamın doğuşudur.

Martin Kemp’e göre, tablodaki arka plan ve ön plan arasında estetik olarak bir dizi benzerlik vardır ve manzara adeta figürün saçlarında ve giysisi üzerinde eko yapar: Figürün sol omuzundan dökülen şalın spiral büklümleri, saçlarının nazikçe ve şelale gibi dökülmesi, bol ve bükümlü kumaş ile manzaraya vuran parlak ışık… Bu benzerlikler, canlı dünya ile canlı insan, özellikle de makrokozmoz ile mikrokozmoz arasındaki ilişkiyi oraya koyması bakımından son derece önemlidir.

Biliyoruz ki, Lisa del Giocondo genç bir annedir ve bir Leonardo uzmanı olan Kenneth Keele’e göre portresi yapılırken hamiledir. Keele’in bu konudaki delilleri güçlüdür: Rahat bir koltukta dimdik oturan genç kadının sol elinin koltuğun kolunu kavraması, parmaklarının şişkinliği ve yüzük takmamış olması, göğsünün dolgunluğu ile karnının akıllıca gizlenmesi ve vücudunun tüm olarak anaç bir görünüm arz etmesi bunun göstergesidir. “Vücudunda,” diye yazar Keele,  “ tıpkı denizin suları içinde büyüyen kocaman bir dünya gibi ana karnında büyüyen bir bebek şeklinde yeni, canlı bir dünya vardır.”[9]

Capra’ya göre, Mona Lisa’nın o ünlü gizemli gülümsemesi, rahmindeki gizemli sırra usta bir göndermedir. “Leonardo için gizem” ise diye yazar Kenneth Clark , “ bir gölge, bir tebessüm ve karanlığı gösteren bir parmaktır.”[10] Aydınlatmak için tabi…

Leonardo’nun Mirası

Özellikle Learning from Leonardo dikkate alınırsa, Leonardo’nun mirasının, sistemik düşünceyle birlikte yaşam için doğaya derin saygı olduğu söylenebilir. Günümüzdeki bilimsel  ve teknolojik araştırmalar ile iş yapma biçimlerimiz yaşamı uzatmak ve kalitesini arttırmak yerine onu imha etmek üzerine kurulmuştur. Acilen yaşama ve doğaya saygı duyan, doğal fenomenlerle karşılıklı dayanışma içinde olan ve canlı dünya ile tekrar ilişki kuran bir bilim anlayışına ihtiyacımız var.

Leonardo, Francis Bacon’ın yüzyıl sonra savunduğunun aksine, bilimin ve mühendisliğin, bunlar doğa üzerinde tahakküm kursun diye peşinden gitmiyordu. O, hayata derin bir saygı, hayvanlara şefkat ve doğanın sunduğu bolluk karşısında huşu duyuyordu.

Leonardo’nun bilim ve sanat sentezi ekoloji ve sistem teorisine dair son derece zengin örneklerle doludur. Şu sözler ona aittir:

“Eserleri kısaltanlar, bilgi ve sevgiyi yaralar… Hakkında tam bilgi vermeye yemin ettiği şeylerin parçalarını kısaltmak için bütünsel olarak ortaya konmuş şeylerin büyük bir bölümünü dışarıda bırakanın ne değeri vardır ki? İnsan ahmaklığı! Ağacın kereste yapmaya yaradığını göstermek için tümü yapraklarla, çiçek ve meyvelerle bezenmiş bir ağacı çıplak bırakan insanla aynı hataya düştüğünüzü görmüyor musunuz?”[11]

Capra’ya göre zamanımızın en büyük meydan okuması, sürdürülebilir bir yaşam ortamı sağlamak için, iş yapma biçimlerimizi, ekonomik faaliyetlerimizi ve teknolojik yeniliklerimizi doğa ile  diyalog halinde gerçekleştirmeye çalışmaktır. Çünkü bundan böyle var olmak ve gelişmek için rekabet değil, yenilikçi ve yaratıcı işbirlikler gerekmektedir.

Geleneksel düşünceye göre yöneticilerimiz, vizyon sahibi, görüşlerini açık olarak ifade edebilen, iyi iletişim kurabilen, tutkulu ve karizmatik olmalıdır. Bunlar hala önemlidir, ama yeni paradigmaya göre, artık güç ve otorite gösterisinde bulunan yöneticilerden ziyade, yaratıcı ve yenilikçi yöneticilere ihtiyacımız vardır. İş ve politika dünyasına yön veren yöneticilerin, günümüzün enerji, çevre, iklim değişikliği, gıda ve finans güvenliği gibi karmaşık ve küresel sorunlarıyla baş edebilmek için, Leonardo’nun bitmez tükenmez merak ve entelektüel cesaretinden öğrenecekleri çok şey vardır. Çünkü sözü edilen sorunlar birbirine bağlıdırlar ve çözmek için sistemik yaklaşımlar gerektirir.

Kuşkusuz, böyle bir dünyada, din, mezhep, ırk ve cinsiyet ayrımcılığı yapan yöneticilerin yeri yoktur ve olmayacaktır.

 

Notlar

[1] Capra, Fritjof. Da Vinci’nin Bilimi, Çeviren: Kıvanç Tanrıverdi, Optimist Yayınları, İst., 2009.

[2] Capra, Fritjof. Learning from Leonardo, Berrett – Koehler Publishers, Inc. San Francisco, CA, USA, 2013.

[3] Suh, H. Anna (Editör). Leonardo’nun Defterleri, Çeviren: Alev Serin, Arkadaş Yayınevi, Ank., 2010.

[4] Matrix =  (i) Bir cisme şekil veren veya dayanak olan şey; biyolojide, hücreler arasında bulunan madde; anatomide dölyatağı, rahim; jeolojide, fosil, billur veya başka bir mineralin kaya içinde bıraktığı iz. Burada daha çok biyolojik anlamda kullanılıyor.

[5] Carrier = (i) Taşıyan şey, kimse;  tıpta, bir mikrobu kendisi bağışık kalarak başkasına bulaştıran insan veya bitki; kimyada bir elemanı bir karışımdan diğer bir karışıma taşıyan katalitik madde. Burada daha çok kimyasal anlamda kullanılmıştır.

[6] Capra, Learning from Leonardo, p.18.

[7] Ibid.,p. 284.

[8] Sazlık, Leonardo’nun 1505-10 yılları arasında yaptığı bir başka Leda ve Kuğu tablosunda daha belirgindir.

[9] Capra, Learning from Leonardo, p.321.

[10] Ibid., p.321.

[11] Capra, Da Vinci’nin Bilimi, s. 13.

 

 

 

 

 

 

 

 

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

4 thoughts on “Tarihin En Meraklı İnsanı: Leonardo da Vinci

  • Ümit Birsel diyor ki:

    Aklına sağlık dostum. Şu, her şeyin anında tüketilip içinin boşaltıldığı postmodern çağda, vahşi kapitalizmin tüketim endeksli yaşama programlanmaya çalıştığı nesile, Dünyaya bu perspektiften de bakılabileceğini gösteren, hazine değerindeki çalışmalarına verdiğin emeğin birgün karşılık bulacağından emin olabilirsin.
    sevgi ve sağlıkla…

    • bulentgundogmus diyor ki:

      Bu güzel dileklerin için çok teşekkür ederim Ümit. Amacım, daha çok okura ulaşmak tabi. Gelen istatistikler fena değil. Umarım, “blog”um zamanla bir tartışma platformuna dönüşür…

  • isik diyor ki:

    Bülentciğim keyifle okudum ve şu paragraf bana soru sordurdu!

    “Batı bilimi tarihi boyunca daima parça ile bütün arasında bir gerilim söz konusudur. Parçalara önem vermek, mekanistik, tümevarımcı ya da atomist; bütüne önem vermek ise, bütüncül, “holistic”, organizmik ya da ekolojik olarak isimlendirilmektedir. Yirminci yüzyıl bilim anlayışında holistik perspektifin bilinen adı sistemik olup, bu yolun kullanılmasıyla kastedilen düşünce biçimi sistemik düşüncedir.”

    Onlarca ağacı keserken acaba mekanistikten holistiğe varmaya mı uğraşıyorlar?
    Sevgiyle kal.

    • bulentgundogmus diyor ki:

      Teşekkür ederim Işık. Tabi, bu kadar ağaç katledilirse meseleyi kökten çözmek için soruna holistik yaklaştıkları açık:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>