Bülent GÜNDOĞMUŞ

zamandandaeski

her şey bir anda oluvermiş kendimi bir an için doğduğum ev ile iki üç yaşlarındayken yaz aylarında yaşadığımız bağ evinde buluvermiştim ama aslında kendimi bulduğum ev ne doğduğum ev ne de yaz aylarında yaşadığımız bağ eviydi onlardan öte belki de onlardan önce ve onların temelini teşkil eden hatta onları doğuran bu iki evin karmaşık bir bileşiminden oluşan onların bazı özelliklerini taşıyan bazı özelliklerini ise taşımayan ya da bana sanki öyleymiş gibi gelen duvarlarına eski beyazın kapı ve pencere pervazlarına ise eski mavinin hakim olduğu kapısını açtığımda sıcak bir kalabalıkla karşılaşacakmışım gibi hissettiğim halde hiç kimsenin yaşamadığı ve terk edilmiş gibi görünen avlusu yuvarlak ve küçük taşlarla döşenmiş bir köşesinde henüz sulandığı üzerlerindeki su zerreciklerinden belli olan yıldız çiçekleri başka bir köşesinde ise akşam üzerleri kırmızı kırmızı açan akşamsefalarının bulunduğu bir eski zaman eviydi ve evin bulunduğu mevkii bağ evinin bulunduğu mevkie konumu ve yapısı ise doğduğum eve daha yakın görünüyordu ve ortalık apaydınlık ben de huzurluydum ve yıldız çiçekleriyle akşamsefalarına bir göz attıktan sonra belki birini görür ya da bir ses işitir ümidiyle kapısı bahçeye açılan mutfak penceresinden içeriye uzunca bir süre baktım ama tık yoktu sonra kendimi sokağa attım ve önümde yukarıya doğru hafif bir meyille uzanan yol doğduğum evin sokağı ile bağ evine giden toprak yolun karışımından oluşmuş ince uzun bir yoldu ve sessizlik devam ederken yolun iki tarafında sıralanan tek katlı küçük ve bahçeli evler büyük bir huşu içinde beni izliyorlardı ve yol biraz önce yağan yağmurdan ıslanmış yavaş yavaş kararmaya yüz tutan gökyüzünü aydınlatmak için yanan sokak lambalarının loş ışıklarından mat bir parlaklık kazanmış önümde uzanıyordu sonra ben tırmandıkça hava karardı hava karardıkça önceleri dibini bile aydınlamaktan aciz sokak lambalarının gönderdiği ışık çoğaldı ışık çoğaldıkça etraf daha net görünmeye başladı ve ben bu yolu daha önce görmüş müydüm yoksa görmemiş miydim bilemedim ama yürümeye devam ettim devam ettim devam ettim akşam olmuştu ve ben huzurluydum uzaklardan gelen köpek havlamaları tek canlılık alametiydi ve ben yürümeye devam ettim içinde bulunduğum tuhaf ortam korkmak için son derece elverişliydi ama ben de korkudan hiçbir eser yoktu tam tersine içim içime sığmıyor evden uzaklaştığım halde biraz sonra eve varacağım için büyük bir mutluluk duyuyordum yoksa rüyada mıydım uyanmak istedim ama uyanamadım yürümeye devam ettim gölgem beni huşu içinde izleyen tek katlı ve bahçeli evlerin duvarlarında bana eşlik ediyor zaman zaman büyüyor zaman zaman küçülüyor ama beni terk etmiyordu ben ise bazen gölgemin içinde bazen dışında ağır adımlarla yürümeye devam ediyordum yürü ya kulum yürü yürrüüü de ense tıraşını görelim demek geldi içimden ama diyemedim çünkü laubali olmanın hiç ama hiç alemi yoktu nitekim içinde bulunduğum ortam laubali olmaya imkan tanımıyordu peki tanımasın bakalım görelim göster de görelim o zaman işte gösteriyorum bakın iyice bakın oynanan oyunları görün işte gösteriyorum kararan gökyüzünü aydınlatmak için daha fazla ışık göndermek zorunda kalan sokak lambaları ile gölgem bir olmuşlar bana oyun oynuyorlardı ve bir büyüyen bir küçülen bir daralan bir genişleyen gölgem ile ben de oynamaya başladım ve gölgemi şaşırtmak için hoplaya zıplaya yürümeye devam ettim yoksa çıldırıyor muydum ama ben yürümeye devam edeyim isterseniz sonra hafif bir meyille yükselen yolun sonuna geldiğimde aniden gölgem beni terk etti oyun bitti ve yolun etrafındaki evler yok oldular peki nereye gittiler hiç ama hiç öğrenemedim çünkü zaman uzaklaşmış gece olmadan sabah olmuş ortalık aydınlanmıştı demek ki ben geceye doğru yürürken meğer sabaha doğru yürüyormuşum da haberim yokmuş ve uzaklaşan zamanı yakalamak için boşuna uğraştım çünkü her yakalayışımda silkinip uzaklaşıyordu o zaman ben de kendimi derin bir boşluğa düşmüş hissediyordum sonra zaman mekan fırtınası içinde alabora olup bir tünele girdim tünelin ucu göründüğünde bu kez kendimi daha önce hiç görmediğim dedemle babaannemin doğup büyüdükleri yemyeşil ve geniş bir ovanın ortasına özenle kondurulmuş bahçesinde hemen her mevsim yüzlerce çiçeğin açtığı iki katlı sekiz odalı bembeyaz badanalı sabahları güneş gökyüzünde patlayıp ağır ağır yükselmeye başladıktan bir süre sonra kelebeklerin başımızın üzerinde haydi uyanın haydi uyanın der gibi uçuşarak bizi uyandırdıkları kahvaltı sofralarında iki çeşit bal beş çeşit reçel dört çeşit peynir dört çeşit zeytin dört çeşit ekmek iki çeşit yumurta omlet domates biber salatalık kıymalı ve peynirli muska böreği ile sigara böreği süt çay kahve hatta kuş sütü bile eksik olmayan öğlen yemeklerini sıcak yaz günlerinde ortalığı kasıp kavuran güneşin insanın içini yakan sıcağından kurtulmak için üstü asma yapraklarıyla kaplı dört bir yanından esen rüzgarın yüzümüzü yaladığında hafif bir ürperti bile duyduğumuz çardaklarda yediğimiz öğleden sonra hemen evimizin yanı başından kıvrılarak geçen suları temiz ve serin balıkları bol ve lezzetli derede serinlerken oradan oraya kaçışan balıkları oltalarımıza takıp eğlendiğimiz yaz akşamlarında bahçedeki çam ağacının altında kurulmuş masanın etrafına sıralanarak annemin yaptığı o olağanüstü lezzetli köfteleri  yedikten babamın rakı eşliğinde bitmek bilmeyen ve sonsuza uzanan sohbetini dinledikten sonra serinlemek için midemize indirdiğimiz karpuzların çekirdeklerini çitlediğimiz karpuz çekirdeklerini çitledikten sonra yeni kesilmiş mis gibi kokan çimenlerin üzerine sırt üstü uzanarak gökyüzünü pırıl pırıl parlatan yıldızları seyrettiğimiz kış aylarında geceleri yemekten sonra içinde sürekli bir ateşin yandığı gündüz vakti kar topu oynarken her tarafımız donduğu için yanan ateşin alevinde elimizde sıcak çay bardaklarıyla hala üşüyen sırtımızı ısıtmak için üşüştüğümüz ocak başında bin bir gece masalları okuyarak hayallere daldığımız hayaller aleminde ateşle ölümüne dans ederken zaman zaman hayallerden çıkarak babaannemin o ince parmaklarıyla kesip soyarak ayıkladığı ayva dilimleriyle güzelim nar tanelerini yediğimiz yeteeeeeeer evimizin bahçesinde buluverdim ve kendimi  çok ama çok huzurlu hissettim demek oluyor ki geçmiş şimdi ve gelecek iç içe geçmiş zaman uzaklaşıp yaklaşmış eğrilip bükülmüş beni oradan oraya sürüklemişti işte şimdi benim için zamandan da eski bir yüzyılda yirminci yüzyılın başında dramanın yedipere köyündeydim ve yanımdaki eşim ne oldu daldın dediğinde kendime geldim ve sabah sabah parkta oturmuş yere konan güvercinlerin mırıldanarak yaptıkları jimnastik hareketlerini izlerken böylesine tuhaf bir rüya görmek de neyin nesiydi demekten kendimi alamadım sonra da gördüklerimi tekrar düşününce edgar morinin rüyaya düzensizlik hayata da rüya musallat olur* dediğini hatırladım üstelik hayvanların rüyaları basmakalıp ve düzenliyken insanların rüyaları düzensiz ve dallanıp budaklanarak çoğalıyordu ayrıca bir taraftan büyük bir muamma diğer taraftan ise büyük bir yaratım süreci olan rüya ya da hayal sürekli yeni kombinasyonlar üreterek devam ediyor ve bu kombinasyonlar tuhaf şaşırtıcı tutarlı ve tutarsız bir karışım olarak belirirken kâh küçük fiziksel değişimlere bağlı biçimde örgütlenen bir düzensizlik olarak kâh sürekli kendi düzenini bozan her kopuşta yeniden örgütlenen ya da çatallanan bir dil olarak tasarlanabiliyordu ve biliyorduk ki rüyanın yaratım süreci işte bu örgütleyici düzensizlik ya da bu düzensizleşen örgütlenme içinde cereyan ediyor ve İnsan beyninde sürekli bir yaratım şeklinde tezahür ederek şiirselleşiyordu ki rüya gördüğümüz sürece yaratım son bulmamış oluyordu

Haziran, 2012

 

Notlar


* Morin, Edgar. Yitik Paradigma: İnsan Doğası, Çeviren: Devrim Çetinkasap, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İst. 2010, s.109. Alıntıyı metne uygun biçimde değiştirdim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

, , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>