Bülent GÜNDOĞMUŞ

Çarşı: Herşeye Karşı

“Hiyerarşi yok, lider yok, seçimler ve resmi toplantılar bile yok. Bir dernek ya da organizasyon bile değiliz. Bir başımız yok. Çarşı, bir grup değil, paylaşılan bir ruhtur.” Bu sözler Beşiktaş’ın ünlü amigosu Alen Markaryan’a ait olup Hürriyet’in 06. 03. 2011 tarihli nüshasından alınmıştır. Harvard Üniversitesi’ndeki lisans eğitiminden sonra Stanford Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat dalında doktora yapmış olan Elif Batuman’ın 07. 03. 2011 tarihli The New Yorker ’da[i] yayımlanan ve Çarşı Grubu’nu analiz ettiği çalışması için röportaj veren Alen Markaryan belki de bilmeden bu grubun en temel özelliğini açıklıyordu: Çarşı Grubu bir fenomen olup, Gediz Akdeniz’in Düzenden Kaosa Zuhur [ii] adlı ilginç eserinde tanımladığı gibi “düzensiz duyarlı insan davranışlarına” çok uygun ve tipik bir örnektir. Akdeniz’e göre “Çarşı herhangi bir mekân değil. Herhangi bir özne de değil. Çarşı’nın kendisi bir yapıbozum. Tüm dinamiklerin iç içe girdiği ve birbirlerini beslediği bir uzam. Yani karmaşık bir yapı.”

 

Çarşı 2

 

Şu sözler de Elif Batum’a ait: “Çarşı Grubu’nun ne kadar büyük olduğunu, nasıl üye olunduğunu, nasıl lider olunduğunu ya da gücünü nereden aldığını kimse anlatamaz. Çarşı Zonguldak madenindeki grizu patlaması sonrasında göçükten kurtarılan madencinin ilk olarak ‘maçın skoru ne?’ diye sorması olarak anlatılabilir. Bazen de tribündeki doktor, işçi, iş adamı, okumamış sokak çocuğu, profesör, solcu, sağcı, ateist, hacı, Müslüman, Ermeni ve Yahudilerin hep birlikte omuz omuza, nefeslerinin sonuna kadar ‘Beşiktaşım benim, biricik sevgilim’ diye şarkılar söylemesidir. Çarşı tribünündeki insanlar bir grup insan değil; iflah olmaz isyancı bir ruh, siyah ve beyazın felsefesi, bir ölüm şekli, bir nükte ve F-16’nın burnundaki bir kartaldır.” Mükemmel bir özet.

Tribünlerden Bakış: İstanbul’un Futbol Fanatikleri Arasındaki Yaşam başlıklı ilginç öykünün yazarı Batum’a göre Galatasaray, liseden dolayı elit ve Osmanlıcı; Fenerbahçe büyük bütçeli ve şöhretli taraftarlarıyla bireyci; Beşiktaş ise çalışan kesimin takımı olarak Marksist ve halkçıdır.

Aynı öyküde şu ilginç saptamalar bulunmaktadır: "En çok Dostoyevski'den etkilendiğini söyleyen sinema yönetmeni Zeki Demirkubuz'a göre, Beşiktaş dünyanın en gerçek dışı takımıdır. Fenerbahçe ve Galatasaray için esas olan kazanmaktır, ama Beşiktaş için öyle değildir. Onun için Beşiktaş esas olarak irrasyoneldir, yani insancadır…" Demirkubuz’a kesinlikle katılıyorum.

"Bir Beşiktaş taraftarı şöyle dedi: Pek çok takımın taraftarı Atatürk'e büyük saygı duyar. Beşiktaş taraftarları ise büyük lideri en insani olan yanı, alkole düşkünlüğü nedeniyle sever. Sloganlarımızdan biri şöyledir: Atamızı severiz, sirozdan öleceğiz…" Ne kadar yaratıcı değil mi?

"En karmaşık tezahüratları beden hareketleri eşliğinde yapılır. Bu hareketler öne eğilmeyi, ayağa kalkmayı, bazen sırtını sahaya dönüp stadyumun duvarlarına bağırmayı içerir. Zamanı geldiğinde sahaya sırtını dönmeyenler hemen azarı yer: Maçı bu kadar seyretmek istiyorsan, sana bir plazma televizyon alalım!" İnanılmaz.

"Umberto Eco bir denemesinde, futbol takımı taraftarları ciddi olarak rekabet ederler. Ya birbirlerini döver ya da kalp krizinden ölürler, diye yazmıştı. Bir Çarşı Grubu üyesi de bana şöyle dedi: 'Futbolcular maçları sadece oynarlar, biz ise yaşarız.’”

Daha çocukken benim de böyle bir deneyimim olmuştu. Bir süre önce yazdığım Bir Demet Anı adlı kitabımdan bir alıntı yapmama izin verir misiniz?

“Babaannemin hayatta en çok beni sevdiğinin en büyük kanıtı, yanılmıyorsam beş altı yaşlarındayken, beni, onca erkeğin arasında futbol maçına götürmesidir.

Babam Beşiktaşlıydı, ben de doğal olarak Beşiktaşlı olmuştum. O yıl Ordu Milli Takımı’mız harikalar yaratıyordu. Çünkü, bir çok önemli futbolcunun yanı sıra Beşiktaşlı Yusuf Tunaoğlu ile Güven Önüt de Ordu Milli Takımı’nda oynuyorlardı. Akhisar’a gelen takımımızı seyretmemek olmazdı ve nedenini hatırlayamadığım bir nedenle beni maça babamın yerine babaannem götürmüştü. Top sahası, o zamanlar stadyum yerine top sahası diyorduk, ana baba günüydü. Ama babaannem; depremden, ansızın korkutulmaktan, gemiye binmekten – ki anlaşılır bir nedeni vardı –  çok korkan babaannem, kucağında ben, onun o güzel Rumeli şivesiyle ‘Abe mari çekilesin oradan kızanım da görsün’ nidalarıyla tüm bariyerleri aşarak stadyuma girmiş, yerimizi almıştık. Maç büyük bir heyecanla başladı.

Sonra sahaya ben indim. ‘Yusuf Ağabey, şimdi seninle ver kaç yapacağız. Önce ben vereceğim sen kaçacaksın, sonra sen vereceksin ben kaçacağım, tamam mı?’ Bu benim. ‘Tamam evlat, hadi al bakalım.’ Bu da Yusuf Tunaoğlu. Topu verdim, kaçtım, aldım, kaçtım. Önümdekini, arkamdakini, sağımdakini, solumdakini, ötemdekini, berimdekini çalımladım, sonra verdim ve kaçtım, kaçtım verdim. Bu arada da tribünlerde oturan babaanneme el sallıyordum. Babaannem yanındakine, ‘Bu benim torunum. Bak ne güzel oynuyor değil mi? Haydi benim kızanım, haydi. Bir gol de sen at artık.’

Yusuf’un 3, Güven’in 4 gol attığı maç Ordu Milli Takımı lehine 11-1 bitmişti. Akşam eve döndüğümüzde maçı babama, babaannemin kahramanlıklarını ise dedeme,  ballandıra ballandıra anlatmıştım.

Yıllar sonra BJK’nün kongre üyesi olup oy kullanmaya gittiğimde Yusuf ile karşılaşmış, yıllar öncesine giderek yukarıdaki anımı anlattığımda, askerlik döneminde yapılan bir maç olduğu için hemen hatırlamış ve ‘aramızdaki sırrı’   ölünceye kadar saklayacağını söyleyerek bıyık altından gülmüştü.”[iii]

Ben o gün babaannem sayesinde tıpkı Çarşı Grubu’nun her maçta yaptığı gibi futbolu yaşamıştım. Ama Çarşı’yı ben kurmadım. Zaten o kurulmadı, ‘zuhur’ etti. Yaklaşık elli yıl önce Akhisar’da yaşayan bir çocuğun babaannesiyle birlikte gittiği futbol maçı ile Harvard’lı bir akademisyenin yazdıkları arasında bir ilişki aramak ancak düzensiz duyarlı insan davranışlarıyla açıklanabilir herhalde. Bir başka neden ise Jorge Luis Borges’in dediği gibi, her şeyin birbirine dokunduğu bir dünyada yaşıyor olmamız olabilir mi acaba? Belki bir diğer neden de “uzun vadeli bağımlılık” teorisinde gizlidir. Şike söylentileri nedeniyle BJK yönetimine Türkiye Kupası’nın, takım aklanana kadar Türkiye Futbol Federasyonu’na iade edilmesini sağlayan, Çarşı değil miydi?

En bilinen sloganı “Çarşı Atatürk harici her şeye karşı” olan bu ele avuca sığmayan grup, Fatih Terim’in imparator ilan edilmesine “İmparatorluk değil tam demokrasi” diye pankart açarak tavır sergilemiş, Bülent Ecevit’e, ölümü üzerine resmi sitelerine “Kara Kartal seni unutmayacak Karaoğlan” sloganı ile sahip çıkmış, Barselona’nın Kamerunlu siyahi futbolcusu Samuel Eto’ya yapılan ırkçı saldırıları protesto etmek amacıyla “Çarşı ırkçılığa karşı-hepimiz Eto’yuz” pankartı ile destek vermiş, “Çarşı nükleer santrallere karşı” sloganıyla çevreci bir tutum sergilemiş, deyim yerindeyse demokrat, sosyalist ve hatta enternasyonalist bir karaktere sahiptir.

Çarşı'nın Taksim Gezi Parkı Direnişi'nde oynadığı olağanüstü rol, bu ele avuca sığmayan grubun isyancı ruhunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Nisan, 2011 (Son cümleyi yeni ekledim)

 

Notlar


[i] Batum, Elif. The New Yorker, 07.03.2011.

[ii] Akdeniz, Deniz. Düzenden Kaosa Zuhur, Kaos Yayınları, İst., 2008, s.62.

[iii] Gündoğmuş, Mustafa Bülent. Bir Demet Anı, Kitap Matbaası, İst., 2010, s.115-116.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

, , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>