Bülent GÜNDOĞMUŞ

Büyülü Dağ’ın Büyülü Clavdia’sı (2)

Hasta kuzenini üç haftalığına ziyaret emek üzere Davos’a gelen Hans Castorp’un artık gitme zamanı yaklaşmıştır. Yemekte gördüğü Clavdia’nın gözleri “Evet zamanı geldi. Gidecek misin Hans ?” der gibidir. Ancak dördüncü bölümün son epizodunda Dr. Behrens’in muayenesi sonunda hasta olduğu anlaşılan Hans’ın Berghof’un müdavimi olma zamanı başlar. Üç haftalık bir dinlenme küründen sonra yemek salonunda karşılaştığı Clavdia, aynı Clavdia’dır. Salona cam kapıyı çarparak girer, etrafına umursamaz bakışlar fırlatır, vb., ama Hans’ın aşkı giderek iflah olmaz bir tutkuya dönüşmektedir. Onu her görüşünde kalbi sıkışmakta, gümbür gümbür atmaktadır. Hala hiç konuşmamış olmalarını da Madam Chauchat’nın bakışlarından bunun gerekmediği hatta önemsiz olduğu şeklinde bir anlam çıkarır.

Bu arada, Clavdia’yı ziyarete gelen memleketlisi bir Rus ile genç kadının portresini yapan Dr. Behrens’i inanılmaz ölçülerde kıskanır. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, Mannheimlı ve otuz yaşlarında hasta bir adamın Madam Chauchat’nın süzülen görüntüsüne çekingen ama yapışkan bir bakışla süzdüğünü sezer, ama Clavdia’nın bunu önemsemediğini anlayınca adamı dikkate almaz.

Tesadüf bu ya Hans ile Clavdia içlerinin resimlerini – röntgen – aynı gün çektirmeye giderler. Karşısında ansızın beliren Clavdia’yı görünce yüzünün kanı çekilen ve ağzı düşecekmiş gibi açılan Hans ne yapacağını bilemez. Hans, Joachim ve Clavdia bir anda aynı odayı paylaşmaya başlarlar. Oturmaktan sıkılan Clavdia, her nedense, bomboş oturan Hans yerine dergisinin içine gömülmüş olan Joachim’e, boğazından gelen boğuk bir sesle randevusunun saat kaçta olduğunu sorar. Hans, bu hoş ve boğuk sesi yıllar öncesinden, Pribislav’dan tanımaktadır. İkisi konuşurken Hans onları düşteymiş gibi dinler. Mann’a göre Clavdia’nın Hans yerine Joachim ile konuşmasının nedeni onunla arasında, Hans’la olduğu gibi vahşi, derin ve ürkünç bir giz olmamasıdır. Yüzde yüz katılıyor ve ekliyorum: “Zıtlıklar olmasa gelişme de olmaz. Çekicilik ve iticilik, akıl ve enerji, sevgi ve nefret gereklidir insanın varlığı için.”[1]

Bu arada Hans’ın kıskançlığı devam etmektedir. “Başhekim yağlıboya kullanarak onun dış görüntüsünü tuvale geçiriyordu ve şimdi de alacakaranlıkta ışınları ona yöneltecek ve bedenini içini görüntüleyecekti.”[2]

Sonunda röntgen çekilirken kendilerinin mezardaki hallerini görürler.

 

clavdia-2

Asyalı havasındaki gri yeşil gözlü Clavdia

 

Zaman geçmektedir. Yazın tam ortasında Berghof’a gelen Hans için zaman önceleri yavaş, sonraları tekdüze hale gelerek hızlı akmaya başlamış, ekim girmiştir. Bölünme diye bir şey bilmeyen gerçek zaman, aylar girer ya da çıkarken davul ya da zurna çalmazdı.

Hans yemek salonuna aynı umursamazlıkla girip çıkan Clavdia’yı tutkuyla izlemeye devam ediyordu.

“Uzun lafın kısası, bizim gezgin Clavdia Chauchat’ya sırılsıklam aşık olmuştu… Aşkının niteliğinin, küçük şarkımızdaki cana yakın ve fazla zorlayıcı olmayan hüzünle bir ilgisi yok, tam tersine, çılgınlığın gözü kara ve yabani bir türü, yüksek ateşi olan bir hastanın duyumsayabileceği dondurucu bir soğuğun ve alev alev yanmanın bir karışımı ya da yüksek yörelerde bir ekim günü gibi bir şeydi. Onda eksik olan bu iki aşırı ucu birbirine bağlayacak olan duyguydu. Bir açıdan aşkı ona sararıp solduracak ve yüz hatlarını gerginleştirebilecek denli Frau Chauchat’nın dizlerine, bacağının kıvrımına, ensesinin çizgisine, kollarının üst bölümüne ve onların küçük göğüslerini sıkıştırmasına, kısacası, o dikkatsiz vücuduna, hastalık yüzünden daha da önem kazandığı için ikinci bir bedene dönüşmüş vücuda saplanıp kalmıştı…

Her neyse; aşık olma, bu durumda bütün dünyada olduğu gibi ona da tüm acıları ve tüm sevinçleri beraberinde getirdi… Örneğin Hans Castorp yemek salonuna girmek üzereyken hayallerinin kadının tam arkasında olduğunu fark ediyor; olay çok sıradan olmasına karşın aklı başından gidiyor, hatta ağlamaklı oluyordu. Gözler; onunkiler ve kadının onu büyüleyen biçim ve konum açısından biraz Asyalı havasındaki gri yeşil gözleri, yakın mesafeden birbirini buluyor, Hans Castorp neredeyse kedinden geçmiş olsa da, onun geçmesi için yana çekilebiliyor, kadın da tümüyle görgü kurallarına dayanan bu davranışı hafif bir gülümseme ve duyulur duyulmaz bir ‘mersi’yle karşılayıp öne geçip yemek salonuna giriyor; Hans Castorp da neredeyse sürtünürcesine geçişin neden olduğu hafif esintide, onunla karşılaşmanın ve kadının ağzından çıkan o küçük mersinin yalnızca ve yalnızca kendisi için söylendiğini bilmenin verdiği çılgın bir sevinçle orada öylece duruyor, sonra onu izliyor, sağ taraftaki masasına sendeleyerek ilerliyor, sandalyesine çöküyor ve Clavdia’nın yüzünde, kapıda karşılaşmalarını düşündüğünü belirten ya da ona öyle gelen bir ifadeyle başını çevirip ona baktığını fark ediyordu. Ne kadar inanılmaz bir macera! Ne büyük bir sevinç, ne büyük bir zafer ve ne bitmez bir haz! Hayır, Hans Castorp aşağıdaki düzlükte, o eski şarkıda olduğu gibi kalbini uslu uslu geleneklere aykırı olmayan umut verici bir biçimde vermek üzere sağlıklı bir piliçle göz göze gelmeye çalışsaydı bu olağandışı hazzın sarhoşluğunu tadamazdı.”[3]

Sanki lise, hatta ortaokul yıllarımızdayız; lisede daha ataktık yanılmıyorsam. Hastalık derecesinde bir aşk bu olsa gerek. Peki, hem Clavdia’nın hem de Hans’ın masasına uzak olan bir pencereden, perde hafif aralık olduğu için sızan göz kamaştırıcı soğuk bir ışığın Clavdia’nın gözünü aldığı için farkında olmadan sağ elini kaldırıp gözüne siper etmesi karşısında, tetikte bekleyen Hans’ın kimselere belli etmeksizin yerinden kalkarak perdeyi düzeltmesine ne demeli? Bir de Clavdia duysun diye yüksek sesle konuşurken genç kadının başını çevirip Hans’a küçümser bir edayla bakması karşısında genç adamın iki gün boyunca acılar içinde kıvranması var ki, insanın yüreğini paralıyor.

Clavdia tuhaf bir kadındı. Bazen böyle küçümseyen bakışlar fırlatıyor, bazen de yanından hızla geçip kendisini “Günaydın!” diye fısıldayarak selamlayan Hans’a Almanca  “Guten Morgen!” (Günaydın!) diye karşılık vererek genç adamı sevince boğuyordu.

Bu arada zaman geçmeye devam ediyordu. Herr Settembrini’nin dediği gibi zaman tanrıların insanlara kullanmaları için verdiği bir armağandı ve Doğu’da yavaş, Batı’da ise hızlı akıyordu.

Bir gün Hans Castorp ve Joachim Ziemssen yemekten sonra bahçede oturuyorlardı. Yanlarına gelen Başhekim Behrens ile sohbet etmeye başladılar. Söz dönüp dolaşıp Behrens’in yaptığı resimlere geldi ve Hans Başhekimin Clavdia’nın portresini yaptığını bildiği için, resimlerini doktora görmekten mutluluk duyacağını söyledi. Böylece resimleri görmek üzere Behrens’in evinin yolunu tuttular. Hans, Behrens’in evine geldiklerinde, kaşla göz arasında Clavdia’nın duvara asılı portresini gördü. Başhekim Behrens Clavdia’dan söz ederken, onda kendine özgü bir şey olduğunu, ayrıntılarının yakalandığını ama bütünün kaçırıldığını, çünkü genç kadının tam bir bilmece olduğunu ifade ediyordu. Behrens’in bir doktor olarak Clavdia’nın dışından çok içini, cildinin altını, kan basıncını, dokularının gerginliğini, derisinin ne kadar canlı olduğunu vb. söylemesi Hans Castorp’un kanını harekete geçirmiş, gözlerine arzulu bir pırıltı yerleşmişti. Clavdia’nın portresinin yer aldığı tabloyu kancasından çıkarıp peşinde sürükleyerek oturduğu sandalyenin bacağına dayayan Hans, bu sahnede aşk sarhoşluğunun doruk noktasına ulaşmıştı.

 

hans-ile-clavdia

Hans ile Clavdia

 

Artık birinci cildin son bölümünün son iki epizoduna gelmiş bulunuyoruz: Ölüler Dansı ve Büyücüler Gecesi. Bunlardan Büyücüler Gecesi tüm romanın en çarpıcı satırlarını yansıtan Hans’ın Clavdia’ya ilanı aşk etmesi, buna karşılık Clavdia’nın bu ilanın ertesi günü Berghof’u terk etmesidir.

Ölüler Dansı ’nda Hans Castorp ile Joachim Ziemssen her gün ölmek üzere olan hastaları ziyaret edip onlara moral vermeye çalışırlar. Ve Hans Castorp’un Berghof Uluslararası Sanatoryumu’na gelişinin yedinci, Joachim Ziemmssen’in ise on ikinci ayında karnaval zamanı gelir çatar.

Frau Chauchat herkes gibi o gece için giyinmişti, ama Castorp’un o güne dek görmediği bir giysi vardı üzerinde. Kollarını omuzlarına kadar çıplak bırakan giysi, ince, koyu renkli, siyahımsı, arada kahverengi ışıltıları olan bir genç kız giysisiydi. O güne dek bu kesimde bir giysi göremeyen Hans, Clavdia’nın narin, dolgun ve büyük bir olasılıkla serin olan beyaz kolların koyu renkli giysinin gölgeleriyle çelişki oluşturduğunu görünce çarpılmıştı.

Değişik giysilere bürünmüş insanlar salona giriyor, erkek kılığına girmiş kadınlar ile kadın kılığına girmiş erkekler ortalıkta dolanıyordu. Frau Chauchat’nın başında yana eğik olarak takılmış hoş bir karnaval şapkası vardı. Yemek sonrası şarap su gibi akıyordu…

Etrafında birçok insanın bulunduğu başhekim gözleri kapalı halde bir kartvizitin üzerine kurşunkalemle bir domuzcuk çizmeye çalışıyordu. Bunu görenler de gruplar halinde toplaşarak başhekim gibi bir şeyler çizmeye çalışıyorlardı, ama ortaya çıkan görüntüler hiçbir şeye benzemiyordu. Kurşun kalemi olmayan Hans Castorp kimsenin kalemi olup olmadığını sorduktan sonra arkasından seslenen Herr Settenbrini’ye aldırmayarak Clavdia Chauchat’ya doğru yürüdü. Çıkık elmacık kemiklerinin üstündeki bir çift mavi – gri, eril – dişil göze, ölü gibi sararan bir yüz ifadesiyle bakarak birinci tekil şahıs şeklinde hitap ederek kalemi olup olmadığını sordu. “Ben mi?” diye karşılık veren çıplak kollu ve üçgen şapkalı genç kadın “evet, olabilir” diye devam ederken, Hans’ın çok hırslı ve çok hevesli olduğunu söyleyip ona sen diye hitap ederek sürdürdü konuşmasını alaycı bir ifadeyle ve egzotik aksanıyla. “Voila” (İşte) derken, başparmağı ile işaretparmağının arasında tutuşturduğu kalemini sallıyordu.

“Kalemi hem ona veriyor hem de kaçırıyor, o da kurşun rengi göz çukurlarından gelen bakışları kalemle Clavdia’nın Tatar yüzü arasında gidip gelirken kalemi hem alır gibi oluyor hem de dokunmadığı için almamış oluyordu.”[4]

Clavdia sonunda kurşun kalemi Hans’a verdi ve gidip çizerek rahatlamasını söyledi. Oysa eğlencenin hızı azalmış, insanlar başka yerlere dağılmışlardı. Hans Castorp Frau Chauchat için döşemesi tüylü kumaştan arkalıklı ve tahtı andıran bir koltuk, kendisi için de hasır bir koltuk ayarlayarak bunları yan yana getirdi. Koltuklarına oturur oturmaz sohbete başladılar. Önce Hans Clavdia’nın giysisinden söz açtı, sonra Clavdia  Hans’ın kuzeninin karnavalı terk ettiğini söyledi. Clavdia Joachim’in çok hasta olduğunu söyledi, Hans bunu başhekimin onun resmini yaparken Behrens’ten duymuş olabileceğini ileri sürdü. Hans Clavdia’yı dansa davet etti, Clavdia kabul etmedi. Sonunda dans edenleri seyretmeye karar verdiler. Pist doluydu, dans edenler şarabın etkisiyle coşmuşlardı. Dans edenleri izlemeye başladıklarında Hans’ın ağzından şu cümleler dökülüverdi:

“Burada oturalım ve izleyelim, bir düşte gibi. Biliyor musun benim için bir düş bu aslında; burada böyle oturmak – çok yoğun bir düş çünkü bir erkeğin böyle bir düş görebilmesi için çok derin uyuması gerekir. Demek istediğim, iyi bildiğim bir düş bu, uzun süredir gördüğüm, sonsuz, evet, şimdi olduğu gibi seninle sonsuz dek burada oturmak.  İşte sonsuzluk bu.”[5]

Bu aşk sözcükleini fısıldayan Hans’ı “Bir şair” olarak niteleyen Clavdia’nın ağzından dökülenler Castorp’u çileden çıkaracak cinstendi:

“Söylesene… bugüne dek bu düşü görmekte çok zorlanmamışsındır, sanırım. Beyefendi sadık kölesine bu sözleri söylemekte biraz geç kalmış.”[6]

Hans, Clavdia ile konuşmakta gecikmesinin sebeplerinden birinin, eğer konuşsaydı ona ‘siz’ diye hitap etmek zorunda kalacak olmasını, bundan böyle ona sonsuza kadar ‘sen’ diyeceğini söylerken, Clavdia, Hans’ın kendisine uzun bir süre daha ‘sen’ diyemeyeceğini, çünkü buradan ayrılacağını söyleyince, Hans’ın bunu algılaması hayli zaman aldı. Ayağa kalktı, çevresine baktı ve Clavdia’nın şaka yaptığını söyledi. Oysa gerçekti ve iyileşmemiş olmasına rağmen tekrar geri dönmek üzere Berghof’tan ayrılacaktı.

Konuşmanın ilerleyen bölümlerinde Hans iyice coşmuş, Behrens’in röntgen çektiği için Clavdia’nın bedenin içini tanıdığını kıskançlıkla ifade etmiş, Clavdia’nın kendisine düşteymiş gibi konuştuğunu söyleyince ağzından dökülenler şunlar olmuştu:

“Olabilir, ama yeniden düşe dalmama izin ver; beni gitme haberinle bir çalar saatin sesiyle uyandırır gibi acımasızca uyandırdın. Senin bakışın altında altı ay geçti – şimdi de seni gerçekten tanıdığımda bana gideceğini söylüyorsun.” [7]

Clavdia neden daha önce konuşmadıklarını, yoksa bir kadına yaklaşamayacak kadar çekingen mi olduğunu sorunca, Hans’ın cevabı hep aynı ve ona ‘siz’ diye hitap etmek istemediğinden oluyordu. Clavdia bunu büyük bir yalan olarak nitelemişti. Bir süre Joachim’in hastalığından söz ettiler ve Clavdia onun düzlükte asker olursa büyük bir olasılıkla öleceğin söyleyince, Hans kuzeninin ölmekte olduğunu, kendisinin ise aşık olduğunu itiraf ediverdi. Sonra röntgen filmlerinden söz ettiler ve Hans Clavdia’nın dış portresini gördüğünü, ama onun odasında saklı tuttuğu iç portresini de görmek istediğini ifade ederek sözü ara sıra genç kadını ziyarete gelen Rus’a getirdi. Clavdia bu adamın sadece memleketlisiydi.

Karnaval partisinden piyano çalmayı sona erdiren Mannheimlı, Fraeulein Engelhart ve ikisi kalmışlardı. İlk ikisi sessizce odayı tek ettiler ve Hans ile Clavdia bitmez tükenmez sohbetlerine devam ettiler. Hans Clavdia’ya asla ‘siz’ demeyeceğini ısrarla söylüyor, Clavdia ise Hans’ı dürüst, yalın, iyi bir aileden gelen, yol yordam bilen, öğretmenlerine hiç karşı gelmemiş biri olarak tanımlayarak onun içsel resmini çiziyordu. Ama tablo eksikti. Çünkü bu tabloda Hans’ın ateşi yer almıyordu ve Hans bedenindeki bu ateşin, yorgun kalbinin çarpmasının, ellerinin titremesinin, geçici olmadığını, Clavdia’ya duyduğu aşktan, onu ilk gördüğü, daha doğrusu yeniden tanıdığı andan beri kendisini saran aşktan geldiğini itiraf ediyordu. Clavdia bunu çılgınlık olarak niteledi ama Hans öğrencilik yıllarına gidip Pribislav’ı hatırlayarak ihtirasla devam etti:

“Ah, aşk çılgın, mantıkdışı ve yasak değilse ve kötülük dolu bir macera anlamına gelmiyorsa bir hiçtir. O zaman hoş bir bayağılık, düzlükte, sakin tatlı şarkılar söylemeye yarayan bir oyalanmadır. Ama seni ve sana duyduğu aşkı tanıyınca… gerçekten doğru, seni daha önceden de tanıyordum, çok eski günlerden; o harika çekik gözlerini, ağzını ve sesini  – yıllar önce, henüz bir öğrenciyken seninle tanışabilmek için senden bir kalem istemiştim çünkü sana çılgıncasına aşıktım – Behrens’in bedenimde bulduğu sana duyduğum yıllanmış aşkın izleri ve o zaman da hasta olduğumun kanıtı.”[8]

Dişleri birbirine vuran Hans Clavdia’nın önünde diz çökmüş, tüm bedeni titreyerek “Seni seviyorum” diyordu. “Seni her zaman sevdim çünkü sen benim yaşamımın ‘sen’isin, düşümsün, yazgımsın, tüm isteğim ve sonsuz özlemimsin.”[9] Clavdia  Hans’ın ayağa kalkmasını söyledi ve öğretmenlerinin onu böyle görmemeleri gerektiğini vurgulayarak kısa saçlarını avuçlarının içine alıp okşamaya başladı. Bir yandan da “Benim küçük kentsoylum. Ciğerinde lekesi olan benim güzel küçük kentsoylum Beni gerçekten bu kadar çok mu seviyorsun?”[10] diye konuşmasına devam etti. Hans çıldırmış gibiydi, cevabı aşk öğeleriyle dolu, tıbbi ifadelerle süslenmiş, uzun ve felsefi oldu:

 “Ah, seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun… Ah, biliyorsun aşk. Beden aşk ve ölüm tümü bir bütündür, aynı şeydir çünkü beden hastalık ve şehvet demektir ve ölümün nedenidir; evet, her ikisi de, aşk da ölüm de etle bağlantılıdır ve dehşetin ve güçlü büyünün kaynağıdır. Oysa ölüm biliyorsun, bir yandan öylesine kuşkulanılacak ve öylesine iğrenç bir şeydir ki insanın yüzünü kızartıyor ama öte yandan çok ciddi ve yüce bir şey, gülerek para kazanarak ve sürekli tıkınarak tüketilen bir ömürden çok daha yüce! Yüzyıllardır gevezelikle ve aldatmacalarla sürüp giden insanlığın ilerlemesinden çok daha saygın – tarih, soyluluk, dindarlık ve de kutsallık demek o, önünde şapkanı çıkarıp ayaklarının ucuna basarak yürüyeceğin bir şey. Et ve bedensel aşkta da rezil ve kirli bir şeyler var:  Beden bu yüzden kendinden korkar ve utançtan kızarır ya da sararıp solar ama beden aynı zamanda organik yaşamın saygın ve görkemli bir ürünü, olağanüstü bir olgusu, biçimin ve güzelliğin kutsal bir mucizesidir ve onu sevmek, yani insan bedenini sevmek hümanistik bir olgu ve dünyadaki tüm eğitimden çok daha eğitici bir güçtür. Ah insanı tutsak yapan organik güzellik, ne yapay olarak yağlıboyayla ne de taştan yapılma; sonsuza dek canlı ve sonsuza dek değişen maddeden oluşmuş yaşamın ve çürümenin ateşli gizemiyle dolu! İnsan bedeninin inanılmaz dengesine bir bak, omuzlara, kalçalara, iki yanda çiçek açan göğüslere ve iki yana yerleştirilmiş kaburgalara, yumuşacık karnın ortasındaki göbeğe ve bacak arasındaki cinsel organlara. Cildin ipeğimsi dokusu altında hareket eden kürekkemiklerine, omurganın, zengin kaba etin o çifte bahar açan yuvarlaklığa doğru inişine, damarların ve sinirlerin o olağanüstü ağının parmak uçlarına dek uzanışına ve kollarla bacakların benzerliklerine! Ah dirseğin ve dizin, altında eklemlerin oynadığı tatlı kabarıklıkları, ey, dolgun etin altındaki organik incelikler! İnsan bedeninin o olağanüstü yerlerini okşamak bitmesini istemediğiniz ne zevkli ve doyurucu şölendir! Ardında gözyaşı dökmediğiniz bir ölüm şöleni! Tanrım, bırak da, altında hünerli bir kapsülün kaygan bir yağ salgıladığı dizinin derisini koklayayım! Bırak da, ağzım, bacaklarının başladığı yerden çıkan ve aşağıya, baldır kemiğine doğru ikiye ayrılan femural damarın olduğu yere dokunsun! Bırak da, gözeneklerini soluyayım ve tüylerine dokunayım – ah, toprağa yazgılı, sudan ve proteinden oluşan insan imgem, bırak da dudaklarımı dudaklarında yiteyim!”[11]

Tüm bunları dinleyen Clavdia  Hans’ın ateşli ve kur yapmasını bilen birisi olduğunu söyleyerek “Adieu Karnaval Prensim! Bu gece ateşinizin iyice yükseleceğini size şimdiden söyleyebilirim”[12] deyip sandalyesinden kayarak kalktı ve süzülerek kapıya doğru giderken çıplak kollarından birini kaldırarak şunları ekledi: “Kurşunkalemimi geri vermeyi unutmayın.”[13]

Notlar

[1] Blake, William. Cennet ve Cehennemin Evliliği, Çeviren: Burhan Sönmez, Ayrıntı Yayınları, İst., 2016, s.25.

[2] Mann, Thomas. Büyülü Dağ 1. Cilt, Çeviren: İris Kantemir, Can Yayınları, İst., 2011, s.266.

[3] A.g.e., 1. Cilt, s.286-287.

[4] A.g.e.,1.Cilt, s.410.

[5] A.g.e., 1.Cilt, s. 414.

[6] A.g.e., 1.Cilt, s. 414.

[7] A.g.e., 1.Cilt, s. 417

[8] A.g.e., 1.Cilt, s. 421

[9] A.g.e., 1.Cilt, s. 421

[10] A.g.e., 1.Cilt, s. 421

[11] A.g.e., 1.Cilt, s. 421-422

[12] A.g.e., 1.Cilt, s. 423

[13] A.g.e., 1.Cilt, s. 423

 

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>