Bülent GÜNDOĞMUŞ

Duru Nehir: Sessiz Sitemsiz

“Bize gerçeği tutkuyla sevdiren şey gerçeğin bilinmesi değildir. Temel ve birincil değer duygudur. Doğayı bilmeden, iyice görmeden, temeli başka yerde atılan bir aşkı nesnelerde gerçekleştirerek sevmeye başlarız. Sonra, ayrıntısını ararız, çünkü genel olarak nedenini bilmeden seviyoruzdur onu. Onun hakkında yaptığımız coşku dolu betimleme, bir zamanlar ona tutkuyla, aşkın kalıcı ilgisiyle bakmış olduğumuzun kanıtıdır. Ayrıca, doğa için hissedilen duygu kimi ruhlarda alabildiğine kalıcıysa, bunun nedeni söz konusu duygunun ilk biçiminde yatar, o duygu bütün duyguların kökenindedir. Bu evlat olma duygusudur. Aşkın bütün biçimleri bir anneye duyulan aşkın bir bileşenini içerir. ‘Doğa büyümüş insan için’ der bize Madam Bonaparte ‘alabildiğine genişlemiş, sonsuzlukta yansımış ebedi bir annedir’. Duygusal olarak doğa annenin yansımasıdır. Özellikle diye ekler Madam Bonaparte: ‘Deniz bütün insanlar için en büyük, en değişmez anne simgelerinden birisidir.’”

Gaston Bachelard’ın Su ve Düşler kitabından yaptığım yukarıdaki alıntı, doğa ile anne arasında kurulan ilişkiyi ve dişil olan suyun anneye ne kadar yakıştığını olağanüstü bir biçimde anlatmaktadır. Anne sevgisi bir evlat için ilk olduğundan, zaman sıralamasına tabii tutulamaz. Çünkü yine Gaston Bachelard’a göre, “Yüreğin zaman sıralaması asla değiştirilemez.”

Unutmayalım ki, Clotaire Rapaille’nin Kültür Kodu’nda ifade ettiği gibi, “Sonuçta, dokuz ay boyunca, annelerimiz bize hayal edebileceğimiz en konforlu ‘lüks otel’ hizmeti sunarlar. Oda servisi birinci sınıf ve talep üzerine anındadır, mekân ne çok sıcak ne de çok soğuktur, ulaşım ücretsizdir ve üstelik eğlence için müzikal bir zemin (kalp atışları) de mevcuttur. Bu tatil cennetini eninde sonunda terk etsek de, annelerimiz bizi geçiş için yönlendirmek, vücutlarıyla bizi beslemek, bizi ilgili ve sıcak tutmak, dünyayı görmek üzere dışarı çıkarmak, zamanımızı doldurmak ve öğrenmeyi keşfe dönüştürmek için sayısız yöntem geliştirmek üzere oradadırlar.”

 

annem

 

Annemi tarif etmenin kolay olmadığının bilincindeyim. Kardeşim Uğur annem için Sakin Güç demişti ama bu ifade hem fazla “maskulen” hem de ben bunu dedem için kullanmıştım. Ona daha uygundu çünkü. Annem sakindi ve içinde kopan fırtınaları hiçbir zaman belli etmezdi ama dikkatli birisinin bunu anlamaması imkânsızdı. Hiçbir zaman sitem ettiğini duymadığım gibi eğer böyle bir şey ima edecekse bunu sessizce yapardı.

Onu, nadir de olsa, kızdığı zaman yükselerek yatağına sığamayan bir nehir olarak düşlüyorum, duru, ama giderek kabaran bir nehir. Duruydu, çünkü içinden geldiği gibi konuşur, kelimelerine farklı anlamlar yüklemekten kaçınırdı. İçi de dışı da birdi anlayacağınız. Salman Rushdi’nin Floransa Büyücüsü’nde ifade ettiği gibi, dil kılıcının kınından çekildiğinde en keskin bıçaktan daha derin yaralar açtığını bilirdi. Nehirdi, çünkü hem uzun boyluydu hem de tıpkı bir nehir gibi sessiz sedasız hareket ederdi. Dili hareketlerine de vurmuş, hem az konuşan hem de sessizce hareket eden bir kişi oluvermişti. Yine, Floransa Büyücüsü’ nden bir alıntıyla, sessizliğinin, kesilmiş bir süt gibi yoğunlaşmış olduğunu söylemek mümkündü. Bu anlamda, tıpkı anneannemdi diyebilirim. Bu nedenle Duru Nehir’i anneme daha uygun buluyorum.

Annemi böyle betimledikten bir süre sonra Gaston Bachelard’ın Su ve Düşler’ini okuduğumda ne kadar doğru bir benzetme yaptığımı daha iyi anlamıştım. Bu bölümün ilk paragrafında anne sevgisi ile anne su ilişkisinden bahsetmiştim. Şimdi de Bachelard’ın sanki annemi anlattığına şahit oluyoruz: “Nehirler, kaynaklarının yanı başındaki birkaç derenin ardından hemen susarlar. Sesleri hızla kesilir, aşamalı olarak önce fısıltıya dönüşür, sonra da sessizliğe…”

Peki, aynı kaynakta Edgar Alan Poe’nun Eleonora için yazdıklarına ne demeli?

“Ona sessizliğin nehri adını verdik; çünkü akışında yatıştırıcı bir etki varmış gibi görünüyordu. Yatağından hiçbir fısıltı yükselmiyordu ve dolaştığı her yerde öyle usulca ilerliyordu ki, bağrının derinliklerinde hayranlıkla seyrettiğimiz, birer inciyi andıran o kum tanecikleri, ilk yerlerinde, eski yerlerinde ebedi bir pırıltıyla ışıldayarak yerlerinden bile kımıldamıyorlardı.”

Aynı kaynakta Bachelard devam eder:

“Balzac, ‘her insan sözünde bir takım gizemler bulunur’ der. Ama gerçek köken ille de kökenlerde, köklerde, eski biçimlerde olmak zorunda değildir… Kimi sözcükler vardır çiçeğin tam ortasındadır, geçmiş onları tamamlamamıştır, eskiler onları bu kadar güzel görmemişlerdir, onlar bir dilin gizemli mücevherleridir. İşte – Fransızca nehir anlamına gelen ve riviyer okunan – riviére sözcüğü de öyle. Başka dillere aktarılamaz bir olgudur bu. Sesbilgisi açısından – İngilizcedeki nehir anlamına gelen ve rivır okunan – river sözcüğünün sert ötümlülüğünü ele alalım mesela. O zaman riviére sözcüğünün bütün sözcükler arasında en Fransızca olanı olduğu anlaşılacaktır. Hareketsiz ama aynı zamanda hiç durmadan akan – Fransızcada kıyı anlamına gelen – rive sözcüğünün görsel imgesiyle yapılmış bir sözcüktür.”

Bu kaynağa ulaştığım için çok mutluyum. Annemi, “hareketsiz ama aynı zamanda sürekli akan” olarak betimlemek en iyisi olmalı. Yani nehir, yani Duru Nehir, yani annem.

Erasmus’un Deliliğe Övgü isimli olağanüstü kitabında deliliği konuştururken söylediği gibi, “Güneşin ilk ışıkları ufku kaplayan karanlıkları ortadan kaldırdığı, ya da ilkbahar, sert bir kıştan sonra, arkasında tatlı esintilerin şen ve şatır sürüsünü getirdiği zaman, dünya üzerinde her şey nasıl değişir, bütün nesneleri daha parlak bir renk nasıl güzelleştirir ve gençleşmiş doğa, gözlerimize nasıl daha hoş bir manzara arz ederse,” annemi her gördüğümde ben de kendimi böyle fevkalade mutlu bir değişiklik içinde hissederdim.

Kuşkusuz, annem de babam gibi son derece yardımsever ve sevecen bir insan olarak tüm yakınlarının yardımına koşmaktan zevk duyardı. Bir de, babamın aksine son derece becerikliydi. Özellikle evdeki ufak tefek tamir işleri ondan sorulurdu.

Annem benim; son görüşmemizde sabahın erken saatinde kalkarak evinin yanında kurulan pazardan kilolarca aldığımız asma yapraklarını o kadar güzel ambalajlamıştı ki, İstanbul’a gelip kutuyu açtığımda, hepsini mum gibi yeni ambalajlanmış biçimde bulmuştum. Pazarda alışveriş yaparken, “Aman, aman, tüm bağları yolmuşlar, yaprak bırakmamışlar” diye hayıflanıp durmuş, sanki bir yerlere yetişecekmişiz gibi, sessizce ama hızla turladığımız pazar yerinde selam vermediğimiz pazarcı bırakmamıştık. Dolaşırken bile sessizliğini bozmuyor, duru bir nehir gibi akıyordu.

Erken kalkan annem pazara gitmek için ayaklarının ucuna basarak sessizce beni uyandırmaya gelip, akşamdan şiş olduğu için altına yastık koyduğum sağ ayak bileğimi iki parmağı ile hafifçe sıktığında, o ılık bahar sabahı, içime, daha doğrusu yüreğime hoş bir serinlik serpilmiş, mis gibi kokan incecik çarşafın üzerinde tatlı tatlı gerinerek uyanmıştım. “Aman oğlum doktora gitmeyi ihmal etmeyesin, bileğin hala biraz şiş” diyerek uyardığında ise, “merak etme anne, İstanbul’a döner dönmez doktora gideceğim ve sana neticeyi bildireceğim” demiştim. Sonra annem Müjdat ve ben birlikte kahvaltı yapmış, hemen yanı başımızdaki pazara gitmiştik.

Annemin sağ ayak bileğimdeki şişliğe incecik parmaklarıyla hafifçe dokunuşunu hala yüreğimde hissediyorum.

Hoşça kal anne!

 Not: Bu yazı, 2009 yılında annemi kaybettikten sonra 2010 yılında yazdığım Bir Demet Anı adlı kitabımdan alınmıştır.

Kaynakça

Bachelard, Gaston, Su ve Düşler, Çeviren: Olcay Kunal, Yapı Kredi Yayınları, 2006.

Erasmus, Deliliğe Övgü, Çeviren: Nusret Hızır, Kabalcı Yayınevi, 1998.

 Rapaille, Clotaire, Kültür Kodu, Çeviren: Duygu Dölek, FGP Yayıncılık, 2009.

 Rushdie, Salman, Floransa Büyücüsü, Çeviren: Begüm Kovulmaz, Can Yayınları, 2009.

 

 

, , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir