Bülent GÜNDOĞMUŞ

“Son Umut”

“Avustralyalı bir çiftçi olan Connor, üç oğlunu da Çanakkale Savaşı’na göndermiştir. Çanakkale Savaşı’nın ardından Türkiye’ye gelen Connor’ın tek hedefi uzun süredir haber alamadığı oğullarının izini bulabilmektir. Connor’ın İstanbul’da başlayıp Çanakkale’ye ve oradan da ülkenin çeşitli yerlerine uzanan bu arayış yolculuğunda en büyük destekçileri Türk subayları Hasan ve Cemal olacaktır.” [1] Son Umut filminin tanıtım yazısında yazılan özet bu kadar…

Türkçe adı Son Umut olan ve başrollerinde Russel Crowe, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Olga Kurylenko’nun oynadığı, yönetmenliğini ise yine Russel Crowe’un yaptığı  “The Water Diviner”in senaryosu Gelibolu’da savaşan bir askerin yazdığı mektuptan esinlenilerek yazılmış. İlginç konusu, fondaki işgal altındaki eski İstanbul, Sultanahmet Camii, Yerebatan Sarayı, ezan sesleri, Kur’an, Gelibolu, Gelibolu’daki savaş sahneleri, Kuvayi Milliyecilerin yürüyüşleri, sema gösterileri, savaş karşıtı mesajı ve nihayet masalsı temasıyla güzel bir film.

Su yatağını çubukla arayıp bulan, kâhin, falcı ve sihirbaz gibi anlamları olan “diviner” sözcüğü, başına “the water” eklenince daha da güçleniyor ve su yatağını ya da yeraltı suyunu çubuğuyla arayıp bulan kişi anlamına geliyor. Filmin “diviner”i Russel Crowe’un canlandırdığı Avustralyalı çiftçi Joshua Connor.  Filmin daha başında, Avustralya’da iken, elindeki çubukla bir su yatağını keşfettiği sahne son derece ilginç.  Nitekim ilerleyen sahnelerde, Gelibolu’ya geldiğinde, iki çocuğunun mezarını da aynı yöntemle bulacaktır; ne de olsa kâhin, hatta falcıdır ve anlatılan oldukça güzel bir masaldır, samimi ve sıcak…

Film, su yatağını keşfettikten sonra çiftliğine gelen Connor’un çocuklarına uyumadan önce Binbir Gece Masalları’ndan “uçan halı” masalını okuduğu sahne ile açılır. Savaş bittiği halde, dört yıldan beri ülkelerine dönmeyen çocukların boş yataklarının başucunda anne Connor’un isteğiyle baba Connor tarafından okunan masal oyuncuları ve doğal olarak izleyicileri hüzne boğar.

 

sonumut-o1h1

 

Filmin en önemli özelliği savaş karşıtı olmasıdır. Genel kabul gören bir kanıya göre, yapılmış savaş filmleri içinde en savaş karşıtı olan film Stanley Kubrick’in 1987 yapımı “Full Metal Jacket”tir.  İlk bölümünde bir askeri üste askerlerin beyinlerinin yıkandığı çok sert bir eğitim sürecinin, ikinci bölümünde ise Vietnam’da bir şehirde stratejik bazı mevzilerin, daha doğrusu sokakların ele geçirilişinin oldukça kanlı bir biçimde anlatıldığı film, bu vahşet karşısında insanı ister istemez savaş karşıtı yapıyordu. Benzer duyguyu Er Ryan’ı Kurtarmak da yaşamıştık.

Esas olarak Çanakkale Savaşı’ndan dört yıl sonra olanları anlatan “The Water Diviner”da da, geri dönüşlerle anlatılan sembolik te olsa bazı savaş sahneleri var. Örneğin, Connor’un ağır yaralanan oğullarının arasında geçen diyalog, diyalogun sonundaki çarpıcı sahne izleyicileri ister istemez savaş karşıtı yapmaya yeter. Daha da önemlisi ilerleyen sahnelerden birinde Connor oğullarının savaşa gitmelerini engellemediği için ailesine olan bitenden kendini sorumlu tutacaktır. Geçerken söylemeliyim ki, anne Connor dört yıldan beri dönmeyen çocuklarının hasretine dayanamayarak daha filmin başında, kendini çiftliklerinin yanı başındaki ırmağın sularına bırakmıştır.

Connor’un oldukça sancılı geçen çocuklarını arama serüvenine Binbaşı Hasan ( Yılmaz Erdoğan) ve çavuş Cemal ( Cem Yılmaz) eşlik ederler. Kocasını savaşta kaybetmiş olan Ayşe (Olga Kurylenko) ise İstanbul’da kocasının kardeşiyle birlikte bir otel işletmekte ve oğluyla yaşamaktadır. Filmin uzunca bir bölümünün geçtiği oteldeki yaşantı, Connor için, hem yolunu çizmesi, hem de Türk adet ve geleneklerini öğrenmesi bakımından hoş bir deneyim olur.

Aslında emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nın doruk noktası olan Çanakkale Savaşı filmde bir çıkış noktası işlevi görüyor. Yani bir Çanakkale Savaşı filmi söz konusu değil. Söz konusu olan kayıp asker çocuklarını arayan Connor’un yaşadıklarının objektif biçimde, ama masalsı bir dille anlatılması.

Bir kez, tüm işgalci unsurlar eleştiriliyor. Özellikle Kuvayi Milliye’ye katılmaya giden kahramanlarımızın Yunanlı çeteler tarafından haince pusuya düşürüldükleri sahne Yunanlı dostlarımızı kızdırabilir. Ama Russel Crowe işgal altındaki ülkemize yapılanların ne büyük bir haksızlık olduğunun altını kalın çizgilerle çizmekten kaçınmamış ve İngilizlerin de zaman zaman gösterdikleri küstahlıkları gözüme sokarcasına sergilemiş. Üstelik senaristler Yunan asıllı Avustralyalı olmalarına rağmen. Enternasyonalizm bu olmalı! Teşekkürler Andrew Anastasios ve Andrew Knight. Nitekim Anastasios, “Bu film Türkiye’ye yazdığımız bir aşk mektubu gibi” demiş.

İkincisi, kâhin dedik ya, Connor bir gün otelde uyurken mezarını bulamadığı ve Binbaşı Hasan’ın yaşıyor olabileceğini söylediği büyük oğlunu rüyasında görür ve bir “Son Umut”la yola koyulur. Final müthiştir ve başrolde yine “su” vardır.

Finalin sonunda ise Ayşe’nin otele dönen yorgun Connor’a yaptığı kahve çok şekerlidir ki, daha önce yapıp falına baktığında işte bu “anı” görmüştür. Geleneklerimize uygun sevimli bir mistisizm peşimizi bırakmaz…

Bir başyapıtla karşı karşıya olmasak da film mutlaka izlenmeli…

Tüm oyuncular çok iyiydiler. Sakin güç gibi duran Yılmaz Erdoğan’ın yardımcı erkek oyuncu olarak Avustralya Oscar’ına aday gösterilmesi ise sürpriz olmadı.

Kuşkusuz, Cem Yılmaz’ın bir Kuvayi Milliyeciler eğlencesinde Büyük Kurtarıcı Mustafa Kemal’e kadeh kaldırarak Hey Onbeşli türküsünü söylediği sahne asla unutulmayacaktır…

Türkiye’yi yurt dışında tanıtmak isteyenlere duyurulur: Russel Crowe ve ekibine ne kadar teşekkür etseniz azdır.

 

Notlar

[1] http://www.beyazperde.com/filmler/film-222328/

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Comments are currently closed.