Kairolojik Zamanlar

“Varlık Kairos’tur”

Kairos’u, daha önce tüm zamanların kesişim kümesi olarak tanımlamıştım. http://bulentgundogmus.com/kairos-ask-ve-devrim-zamani/ Diğer bir tanım, tüm zamanların üst üste binmesi, alias, süperpoze olması şeklinde yapılabilir. Durumu matematikte sıkça kullanılan Venn diyagramlarıyla (şema ya da çemberleriyle) şöyle açıklamak mümkündür: Üç Venn diyagramı düşünebiliriz. İlki geçmişi, ikincisi şimdiyi, üçüncüsü ise geleceği ifade etsin. Bu üç diyagramın en geniş kesişim kümesi, üçünün de üst üste bindiği, yani süperpoze olduğu durumdur. Artık, geçmiş, şimdi ve geleceğin iç içe geçtiği, dopdolu bir kesişim kümesiyle karşı karşıyayız demektir.

“Varlık Kairos’tur” (Negri, 2005: 197). Öyleyse, doğum, içi dopdolu olan bir küme olup, kairolojiktir. Ölüm ise, ölen için artık tüm zamanlar yok olduğundan, içi boş bir kümedir;  kronolojiktir de diyebiliriz.

Alice Harikalar Diyarında

Çocukken, “bir zamanların” ya da “artık olmayan şimdinin” (Agamben, 2006: 82) oyuncaklarından biri rengârenk bilyelerdi ve biz bu bilyelerle “çukur” diye bir oyun oynardık. Üç dört kişiyle oynadığımız oyunun ilk aşamasında amaç, oyuncuların bilyelerini üç dört metre uzaktan, önceden bir karış derinliğinde kazdığımız çukura sokmaktı. İkinci aşamada ise çukura girmemiş olan rakiplerin bilyelerini, kendi bilyelerimizi çukura önceden sokmuş olmak şartıyla, vurup ütmekti. Vuruşlar, başparmağımız ile işaret parmağımızın arasına sıkıştırdığımız bilyelerimizi başparmağımızla güçlü bir biçimde iterek yapılırdı. Saatlerce süren bu oyun esnasında ceza hâkimi kadar ciddi bir tutum takınır, laboratuvarında atom-altı varlıklarla uğraşan kuantum fizikçisi kadar hassas davranır ve bilyelerin renklerinin cazibesiyle çukurun çekim gücüne kapılarak zamandan çıkardık. İşte o anda çukur derin bir kuyuya dönüşür ve hepimiz içine düşerek kendimizi “Alice Harikalar Diyarında” hissederdik.

Yemyeşil bir orman, masmavi bir gökyüzü, yanı başımızda akan dupduru bir dere, derede yüzerek şarkı söyleyen balıklar, uzaklarda ipince ve uzun bir patikanın upuzun uzanarak bağlandığı küçücük bir kulübe, biz dört beş çocuk, üç erkek iki kız, etrafımızda uçuşan kelebekler, oraya buraya koşuşarak zıplayan tavşanlar, ağaçlara tırmanan sincaplar, şakıyan bülbüller, birbirlerine değmeden pike yaparak uçan, uçarken yakından bakınca kaotik, uzaklaşınca ahenkli hareketler yaptıkları anlaşılan kırlangıçlar, az ilerde altın sarısı yeleleriyle dörtnala koşarak göğe yükselen atlar, atların üzerinde bembeyaz çıplak kadınlar, solumuzda başlarını kabuklarından çıkarmakla çıkarmamak arasında tereddüt eden kaplumbağalar, sağımızda ellerimizden tutmaya çalışan maymunlar…

Ve uzaklardan bir ses: “Çocuklar akşam oldu, haydi bakalım eve.” Sihir bozulur ve zaman, ah o zalim zaman, geri gelir, kairolojik zamanımız kronolojik zamana dönüşüverirdi.

Bilyelerimiz

Saklambaç

Saklambaç başladı. Sekiz kişi olmuştuk. Üçüncü oyunda ebe oldum ve “Sağım solum, önüm arkam sobe, saklanmayan ebe” diye bir nara atarak gözlerimi açtım ve saklananları aramaya başladım. İlerideki çalılıkların arkasında bir hışırtı duydum. İki kişi fısıldaşıyordu. Avına yaklaşan bir aslan sessizliği ve çevikliğiyle çalılığın arkasını dolandım, yaklaşmaya başladım. Ayşe’nin yüzü bana dönük olduğu için sağ elimin işaret parmağını ağzımla burnumun istikametinde yukarıya doğru götürerek sus işareti yaptım. Asi durumdan habersiz, bir adım geri attı. Ben ise bir adım ileri attım. Ayşe’nin “arkanda” sesiyle irkilen Asi tekrar bir adım geri atarak aniden geriye dönünce aramızdaki mesafe yok oldu ve kısa pantolonlu olduğum için bacaklarımı bacaklarında, göğsümü göğsünde, yüzümü ise yüzünde hissettim. Burnuma değen saçları taze ilkbahar yağmurları gibi kokuyordu. Bir adım ger attı. Yüzünün kızardığını görüyor, yüzümün kızardığını hissediyordum. Zaman yine yanı başımızda zınk diye durmuştu. Önce o toparlandı ve bir ok gibi fırlayarak yüzümü koyduğum akasya ağacına doğru koşmaya başladı. Sobeyi o yapmıştı. Zaman geri geldi.

Mor ve Al

Apaydınlık bir salon, pırıl pırıl parıldıyor, ışıl ışıl ışıldıyordu. Hâkim renk ve al olup herkese “moral” veriyordu. Ortada kadınlar, ellerinde kadehlerle, hoplaya zıplaya dans ederken kıkır kıkır kıkırdayarak, fıkır fıkır fıkırdıyorlar, ona buna laf atarak cıvıldaşıyorlardı. Her birinin ikizleri sağa sola, aşağı yukarı titreyerek sallanırken, “gel bana, gel bana” diyerek aşka davet ediyordu. Ortalık kesif bir kadın, sigara ve içki kokusuyla yoğrulmuştu. Bizi görüp de oturduğu masadan elinde kadehiyle ok gibi fırlayan bir kadın saçlarını geriye doğru attırarak yanımıza yaklaştı ve “bebelereee süüüüt” diye cıvıldayarak göğüslerini titretmeye başladı. Oynak kalçaları ve titrek memeleriyle her birimizin orasına burasına sürtündükten sonra, “Aranızda bu ikizlerin takkesini ters çevirecek bir delikanlı var mı” diye sorduğunda gördüklerimiz karşısında “varlığın yuvarlak” olduğunu anlamış, fişeklerimizi atış için hazırlamıştık bile.

Önce viskiler, sonra kadınlar geldi. Artık bitimsiz bir şimdi denizinin derin sularında yüzüyorduk…

Sosyalizme Yolculuk

23 Ocak 1975’te Kerim Yaman’ın faşistler tarafından katledilmesi üzerine İstanbul Üniversitesi’ni işgal etmiştik. Bir günlük işgalden sonra üniversiteden çıktığımızda görünen tablo gelmiş geçmiş tüm ressamların fırça darbelerinin izlerini taşıyordu. Beyazıt Meydanı’ndan Sultanahmet istikametiyle Sirkeci’ye uzanan kortej, dev bir ejderhanın kora dönüşmüş hali gibi yanıp sönerken 2013’teki Gezi Direnişi perspektifiyle 1968 Devrimi’ne bir “kaplan sıçrayışı” yaparak tüm zamanları kesiştirirken ağır ağır yol alıyordu. Göklere yükselen “Kerimler ölmez” nidaları rüzgâr olmuş devrim ateşini harlıyordu. Güneşi zapt etmeye çok az kalmıştı. Kairos Kronos’u yenmek üzereydi. Dün geceden bu yana asırlar geçmişti. Tarih ise hala 23 Ocak 1975’i gösteriyordu.

Zaman Donmuştu!

Yorgun geçen bir günün ardından uzaklardan gelen ezan sesiyle uyandığımda uykumu almış gibiydim. Yatağımdan kalktım ve elimi yüzümü yıkayarak kendimi dışarıya attım. Ortalık ıpıssızdı. Aydınlanmakta olan gökyüzünün altında yavaş yavaş beliren tablo ressamın fırçasından çıkmış gibiydi. Önümde daracık toprak bir yol uzanıyordu. Yolun iki kenarına dizilen evlerin duvarlarının sıvaları dökülmüş ve alçak damlarındaki kiremitleri yosun tutmuştu. Küçücük pencereleriyle bana bakan evler zamandan da eski bir görünüm arz ediyorlardı. Biraz ileride beliren bir kuyu ve etrafında ağır adımlarla yürüyerek gagalarıyla toprağı eşeleyen birkaç tavuk tabloyu tamamlıyordu. Birden bire güneşin hareketsiz kaldığını, gökyüzündeki aydınlanmanın durduğunu ve zamanın donduğunu hissettim. Zamanın dışına çıkmıştım…

Yıldız Sağanağı

Yıldızların altında, ilk kez tütün tarlasına gittiğimde gördüğümü zannettiğim, hatta şimdi çok uzaklarda kalan ve annemle birlikte kutladığımız bir yılbaşı gecesi uyuklarken etrafımda uçuşan yıldızların arasında kaldığım o müstesna gün gördüğüm yıldızlarla aynı olduğunu düşündüğüm yıldızların altında, geçmiş, şimdi ve gelecek bir ve aynı olmuştu. Etrafta, masamızın üstündeki loş bir ışıktan başka herhangi bir ışık olmadığı için gökyüzü delinmiş, yıldızlarını yağdırıyordu. Sağanak halinde yağan yıldızlar etrafı öylesine aydınlatıyordu ki hepimizin yüzüne nur gelmişti.

        Şerefe!

Notlar

Agamben, Giorgio (2006). Çocukluk ve Tarih, Deneyimin Yıkımı Üzerine Bir Deneme, çev. Betül Parlak, İstanbul: Kanat Kitap.

Negri, Antonio (2005).  Devrim Zamanı, çev.Yavuz Alogan, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

, , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir