Viyana Notlarım (2): Viyana’da Vals

İlk kez 1980 yılında doktora yapmak için maceralı bir şekilde gittiğim Viyana’ya tam 28 yıl sonra, 2008 yılında, bu kez Strasbourg – Nurnberg – Prag – Budapeşte – Viyana istikametini izleyerek tekrar gittim. Şehrin merkezindeki Karlsplatz’a geldikten sonra Staatsoper’i soluma, Kaertner Strasse’ yi de önüme alıp başımı kaldırdığımda tam 27 yıl önceki gibi, aynı binanın üstünde ve aynı yerde duran ışıklı ilanı görünce ne kadar şaşırdığımı anlatamam. Bu kadar düzen biz Doğulular için fazlaydı. Saat takmayı hiç sevmediğim halde, yeşil zemin üzerindeki bir saat markasının logosunu, çeyrek asırdan daha uzun olan bir sürede bile unutmamıştım.

Soğuk ve rüzgârlı bir kasım ayıydı. Rüzgâr öylesine güçlü esiyordu ki, kulaklarım ve burnum donmuştu. Eşim ve Strasbourg’ta yaşayan üç arkadaşımla yaptığım ve sadece Kaertner Strasse ile Graben’de geçen bu yarım günlük Viyana seyahati beni bu rüya şehirdeki iki yıllık serüvenime götürmüştü. Graben’e yakın bir ara sokakta bulduğumuz lokantada Wiener Schnitzel ile Kartoffel Salat’larımızı, Viyana şinitzeli ve patates salatası, yedikten sonra turumuza başlamıştık.

Aklım hala 26 yıl önce Viyana’yı terk ederken, Köln’e gitmek üzere trene bindiğim Viyana ana tren istasyonunda, Wien Hauptbahnof, beni uğurlamaya gelen elleri havada bıraktığım arkadaşlarımdaydı. Acaba hala orada mıydılar? Zamanı durdurup geri çevirerek o anı tekrar yaşamak imkânsızdı, ama o anı düşünmeme herhangi bir engel olamazdı. Çünkü ben onları hep yanımda, yani zihnimde taşımıştım.

2008 yılında o rüzgârlı ve soğuk kasım ayında,  Hofburg Sarayı’nın bahçesinden ufka bakarken ta uzaklarda görebildiğim o sevimli ve olağanüstü güzellikteki parlamento binasının önünden geçen 1 Mayıs kortejine el salladığımda kendimi birdenbire ring seferi yapan tramvayın içinde buluverdim. Duraklara yaklaştığımızda dönen ses kasetinden çıkan metalik ama sıcak ses “Parlament. Umsteigen zu Linie…” diyordu. “Burası parlamento durağı,…istikametlere aktarma yapabilirsiniz” demek istiyordu yani. Bu sesi hiç unutmadım.

 

Tramvay

 

İnsanlar genellikle, eğer turistik bir gezide değillerse, sürekli yaşadıkları şehirlerdeki ayrıntıların farkına varamazlar.  Daha doğrusu, tuhaf bir biçimde, buna bir türlü fırsat bulamazlar. Buna rağmen yaklaşık iki yıl yaşadığım Viyana’da, özellikle ilk bir kaç ay zaman zaman da olsa gezme imkânı bulmuştum. Şimdi sizi, Viyana’daki bu izlenimlerime dayanarak dairesel bir yolculuğa çıkarmak istiyorum.

Viyana Avusturya’nın hem en büyük şehri, hem başkenti, hem de 9 eyaletinden yüzölçümü bakımından en küçük olanıdır. Viyana şehri 23 bölgeye – Almanca Bezirk – ayrılmıştır ve bu bölgeler spiral şeklinde deniz kabuğu gibi bir dağılım gösterirler. 1. Bölge hem spiralin başlangıç noktasıdır hem de deniz kabuğunun ve şehrin merkezi olup, şehrin içi ya da iç şehir, İnnere Stadt, olarak isimlendirilmiştir. 1. Bölge, hemen hemen tam bir daire şeklinde etrafından dolanan bir ring (halka / yol) ile – ki genel adı Ringstrasse olan ama civarında bulunan mekanlara göre ve aşağıda anlatacağım istikamette Opernring, Burgring, Dr. Karl – Renner Ring, Schottenring, Franz Josefs Kai, Stubenring, Parkring, Schubertring, Kaertner Ring diye anılarak – 2.,3.,4.,5.,6.,7.,8. ve 9. bölgelere bağlanır. Zaman zaman bir tramvaya atlayarak yaptığım bu ring seferleri, etrafında sıralanan olağanüstü güzellikteki tarihi binalarıyla beni hep heyecanlandırmıştır. Bu 9 bölgenin etrafında ise, üzerinden bir trenin geçtiği, yol seviyesinden zaman zaman altından otomobillerin geçebileceği yükseklikte köprülerle birbirine bağlanan kuşak, Gürtel, vardır. Neubaugürtel, Mariahilfergürtel, Margaratengürtel vb. gibi geçtiği cadde ya da bölgelerin adını alan kuşak da büyük bir daire çizerek turunu tamamlar. Diğer tüm bölgeler bu kuşağın etrafına deniz kabuğunun kenarlarını oluşturacak şekilde sıra sıra dizilirler. Bölgelerin ring / halka ve kuşak etrafındaki bu dizilişleri insanın Viyana’da kaybolmasını imkânsız hale getirir. Hele her binanın kapı numarasının üzerinde oldukça büyük puntolarla binanın bulunduğu cadde ya da sokak isminin yazıldığı bir büyücek levhanın bulunması her şeyi daha da kolaylaştırır.

Stephen Kern’in[1] geleneksel mimarinin elle tutulur anıtlarından biri olarak değerlendirdiği, Carl E. Schorske’nin[2] modernizmin başlama tarihinin merkezine oturttuğu, William R. Everdell’in[3] ise iki yanını taç gibi süsleyen ve Batı uygarlığının şaşaalı günlerinden miras kalan Gotik, Rönesans ve Grek tarzında inşa edilmiş tiyatro, opera, müze, saray, kilise, üniversite, parlamento ve belediye gibi kamu binalarının yer aldığı Ringstrasse benim için “Viyana’nın Ruhu”dur. Ringstrasse ve ona ruh veren iki yanındaki binalar genellikle 1860 -1890 yıllarında yapılmıştır.

Carl E. Schorske’nin, 19. yüzyılın sonunda Viyana’yı incelediği çalışmasında, doğal olarak iki yanındaki şehirleşme süreciyle birlikte ele aldığı Ringstrasse’nin gelişimi ve bununla birlikte değişen kültürel ortam fantastiktir. Sigmund Freud’la aynı dönmede yaşayan ve onun gibi arkaik kültüre olan tutkusu nedeniyle, eserlerinde klasik semboller kullanarak özellikle erotik yaşamla metaforik köprüler kuran sembolist Gustav Klimt’in tabloları bunun çok iyi bir örneğini teşkil etmektedir. Bir dönem kapanırken, fin-de-siécle, yeni bir dönem başlamaktadır. Aşağıdaki Wasserschlangen II, Water Snake II, tablosu bunun tipik örneğidir.

 

Klimt

 

1850 yılına kadar 1. Bölge’nin büyük bir kısmını oluşturan tarihi kentten oluşan Viyana’nın bu bölgesinde deyim yerindeyse çivi çakmak bile izne tabidir.

Kaertner Strasse 1. Bölge’nin en önemli caddesi olup şehrin iki önemli eseri olan Aziz Stephan Katedrali, Stephansdom, ile Devlet Operası’nı, Staatsoper, birbirine bağlar. Yapımına 1147 yılında başlanan ve Romanesk / Gotik tarzda inşa edilen katedral şehrin en önemli simgesi olup, Stephan Meydanı’ndan, Stephansplatz, 136.7 mt. yüksekliğindeki kulesiyle gökleri deler ve şehrin 1.Bölge’sine yakın her yerden görünür. Şehri dolaşıp fazla vakit kaybetmeden, hazır yakınken  Stephansdom’un iki sokak arkasındaki Domgasse’de, Katedral Sokağı, Salzburglu dahi müzisyen Wolfgang Amadeus Mozart’ın 1784 –1787 yılları arasında yaşadığı Mozarthaus’u ziyaret edebilirsiniz. Doğduğu evi görmek için ise Salzburg’a gitmeniz gerekecek.

 

Stephan

 

Stephan Meydanı sizi Viyana’nın en ünlü caddelerinden ve Almanca siper, hendek ya da çukur anlamına gelen Graben ile zamanında Habsburg Hanedanı’nın daha çok kışlık saray olarak kullandığı ünlü Hofburg Sarayı’nın arka tarafına yönlendirir. Günümüzde başkanlık sarayı olarak kullanılan Hofburg Sarayı’nın yapımına 13. y.y’da başlanmış, saray 18. ve 19. y.y’da yapılan eklemelerle bugünkü halini almıştır. Kuşkusuz, saraya yeni binaların bulunduğu Burgring’e bakan kapısından girmek ihtişamı görmek açısından daha anlamlı olur.

Aynı meydandan Kaertner Strasse istikametinde yürürseniz, caddenin sonunda, sağda ve bu caddenin Opernring ile kesiştiği noktada Viyana Devlet Operası Staatsoper, yükselir. Opernring etrafındaki ilk büyük binalardan olan ve yeni Rönesans tarzıyla inşa edilen opera binasının yapımına 1861 yılında başlanmış ve bina 8 yılda tamamlanmıştır. Opera her yıl düzenlenen Das Neujahrskonzert der Wiener Philharmoniker, Viyana Flarmoni Orkestrası Yeni Yıl Konserleri ile ünlüdür. Kaertner Strasse, Karlsplatz ile biter; isterseniz buradaki metro, U – Bahn, ile istediğiniz her hangi bir yere gidebilirsiniz. Stephansdom – Staatsoper istikametinde yürüyüp operaya geldiğinizde sola dönerseniz, Şehir Parkı’na, Stadtpark, sağa dönerseniz, Hofburg Sarayı’ının Burgring üzerindeki kapısına doğru yol almış olursunuz.

 

Stadtoper

 

Sıcak bir haziran günüydü ve saat 5:00 civarı olmasına rağmen ortalık kaynıyordu. Üniversitenin kurslarına başlamadan önce hem biraz gramer öğrenmek hem de kulak dolgunluğu olsun diye Schubertring’deki Goethe Enstitüsü’nun Almanca kurslarına başlamıştım. Almanca hocamız adı Leopold olan bir Avusturyalıydı. Tahtaya “i vası net” [4] diye bir şey yazmış, her gün duyduğumuz bu ifadeyi anladığımızı da ekleyerek ne anlama geldiğin sormuştu. Hiç birimiz cevap verememiş, anlımızdan akan terleri silerken dil öğrenmek için terlemek gerektiğini işte o zaman anlamıştık. Birden bire dışardan hoş bir müzik gelmeye başlamıştı. Leopold bir kız öğrenciyi derse kaldırıp onunla vals yapmaya başlayınca hepimiz birer eş bularak Leopold’a katılmıştık. Şiddetini arttıran müzik bizim daha da hızlanmamıza neden oluyor, ortalık harman yerine dönüyordu. Müzik bittiğinde kan ter içinde kalmış, yüzümüzü yıkamak için tuvaletlere koşmuştuk.

Enstitü Stadtpark’ın hemen hemen karşısındaydı ve yeniden başlayan müzik seslerinin parktan geldiğini anlayınca birkaç arkadaş oraya yönelmiştik. Şehrin belediye bandosu Johann Strauss’un Mavi Tuna Valsi’ni çalıyordu. Strauss’un küçük ve hoş bir heykelinin de bulunduğu Stadtpark o sırada gördüğümüz birkaç çiftin olduğu gibi, daha sonra bizim de gizli sığınağımız olacaktı. Bir Viyana seyahatinizde vakit bulursanız, bu parkta bir süre soluklanmanızı salık veririm. Belediye bandosuna denk gelirseniz, Staatsoper’e gitmenize de gerek kalmaz.

* * *

Şimdi, Staatsoper’in önünden sağa dönüyor ve Opernring – Burgring istikametinde yürümeye devam ediyoruz. Biraz ileride sağda Goethe’nin oturan dev bir heykeliyle karşılaşacağınızı unutmadan yürümeye devam edin. Yorulduysanız Goethe’nin yanı başına oturabilir, ondan bir şiir okumasını isteyebilirsiniz. Bu arada, eğer bir başka kilise daha görmek isterseniz, Karlplatz’ın arkasındaki küçük parkı, Reselpark, geçerek Viyana Teknik Üniversitesi’nin yanı başındaki Karl Kilisesi’ne, Karlskirche, ulaşmanız mümkündür. 1737’de tamamlanan ve ilk gördüğümde capcanlı renkleriyle beni çok etkileyen bu kilise Barok tarzda yapılmıştır.

 

Karlkirche

 

Oturduğunuz yerden Schilerpark’ın arkasındaki Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ni, Akademie der bildenden Künste Wien, görüyor olmalısınız. Hemen karşınızda da, Burg Kino, Burg Sineması vardır ve sürekli eski filmler oynatır. Burada, Kazablanka’yı birkaç kez seyrettiğim hatırlıyorum. Yolunuza Burgring boyunca devam ederseniz sağınızda Hofburg Sarayı’nı solunuzda da arkasında ünlü Mariahilfer Straase’nin upuzun uzandığı Sanat Tarihi Müzesi’ni, Kunsthistorisches Museum, bırakırsınız. 1872-1891 yılları arasında inşa edilen müze karşıdan bakınca olağanüstü güzellikte olup Dürer, Arcimboldo, Brueghel, Rubens, Rafael, Rembrant, Valazques gibi ressamların tablolarına ev sahipliği yapar. Rembrant’ın Kendi Portresi, Brueghel’in Babil Kulesi, Arcimboldo’nun meyve ve bitkilerden oluşturduğu erkek portresi Yaz bu müzede sergilenmektedir. Müzenin hemen yanında, ortasında Maria -Theresa’nın heykelinin bulunduğu Maria-Theresien Platz yer alır. Hemen sonra müze müze içinde oyunu başlar ve bu kez kendinizi Doğal Tarih Müzesi, Naturhistorischesmusem ile karşı karşıya bulursunuz. Bu iki müzenin arkasında Müze Caddesi, Museumstrasse, ile Müze Meydanı, Museumplatz,  uzanır ve meydanın arkasında çocuklarınızla birlikte uzun bir kültür ve sanat gezisi yapabileceğiniz çok sayıda müze ve kültür merkezi yer alır.  Zaten bu tarihi kompleks, Museumsquartier, Müzeler Konağı ya da Müzeler Karargahı olarak isimlendirilir. Karargâhın üst kısmında da Volkstheater, Halk Tiyatrosu bize bakar. Bu arada sağ tarafımız Hofburg Sarayı’ndan hemen sonra başlayan büyük Halk Bahçesi, Volksgarten, ile devam etmektedir.

 

Burgtheater

 

Artık Burgring’ in sonuna gelmişizdir ve sağa doğru kıvrılan yol Dr. Karl – Renner – Ring adını almıştır. Sağda Volksgarten devam ederken solda, bence Viyana’nın en güzel binasına gelmiş oluruz: Parlamento, Parlament. İçine görme imkânını yaratamadığım bu küçük ve şirin binayı karşınıza aldığınızda kendinizi demokrasinin beşiği kadim Yunan’da bulursunuz. 1874 – 1883 yılları arasında Danimarkalı mimar Theophil Hansen’in tasarımına göre inşa edilen binanın ana girişine baktığınızda kendinizi kadim Yunan’da hissetmenizin nedeni, Yunanistan’da 1869 yılında olimpiyat oyunları için yenilenen Atina Ulusal Bahçesi’nin içindeki Viyana Parlamento binasına çok benzeyen Zappeoin’un da birkaç yıl önce aynı mimar tarafından tasarlanmış olmasıdır.

 

Parlament

 

Dr Karl – Renner Ring üzerinde yürümeye devam edersek solda Belediye Parkı ve Belediye Meydanı, meydanın hemen arkasında da 1872-1883 yılları arasında Gotik tarzda inşa edilen, ortasındaki kulesi göğü delen Viyana Belediyesi, Rathaus ile karşılaşırız. Sağda ise, o güzelim yuvarlak binasıyla, 1741’de açılan ve Mozart ile Beethoven’in konserler verdiği, 1786’da Figaro’nun Düğü’nün prömiyerinin yapıldığı, Avusturya Ulusal Tiyatrosu olan Burg Tiyatrosu, Burgtheater yer alır.

 

Burg

 

Stefan Zweig’ın dediği gibi “Burg Tiyatrosu Viyanalıların gözünde sadece bir tiyatro değildir, içinde insanların yaşadığı bir aynadır, toplumun içinde bir toplumdur. Kendine göre küçük bir dünyadır Burg Tiyatrosu. Repertuvarındaki oyunlarla Viyanalıya toplumun kurallarını öğretiyor diyebiliriz.” [5]Başka bir ifadeyle, Burgtheater, ailelerimizden öğrenmemiz gereken muaşeret krallarını öğretmek gibi bir misyon üstlenmiştir. Bu anlamda Burg Tiyatrosu’ nda aristokrat, burjuva, işçi, genç vb. her kesimden Viyanalı görmek mümkündür. Çünkü bu salonda olup bitenler herkesi ilgilendirir ve burası herkesindir. Eğer ünlü Café Central’e gidip bir mola vererek kahve içmek isterseniz tam zamanıdır. Burgtheater’in üç dört sokak arkasındaki Herrengasse sizi bekliyor.

Cadde bizi solda Viyana Üniversitesi’nin ana binasına götürür. 88.000 öğrencisi bulunan Viyana Üniversite’si 1365 yılında kurulmuş olup Orta Avrupa’nın en eski üçüncü üniversitesidir. Şu anda kullanılan ve 1884 yılında yapılan ana binanın girişi İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Taşkışla ve Maçka’daki binalarının karmaşık bir bileşimini andırır. Parlament, Rathaus ve Burgtheater binaları ile komşu olduğu için tarihi dokuyu bozmayacak biçimde inşa edilmiştir.

 

Rathaus

 

Yıllardan 1982 aylardan mayıstı. 1982’nin 1 Mayıs’ı. Türkiye’deki 1 Mayıs 1977 katliamının üzerinden tam beş yıl geçmişti. Elimizde kızıl bayraklarla kalabalık bir grup halinde Parlament’in önünden geçip, Rathaus’u sol, Burgtheater’ı ise sağ arkamızda bırakarak Viyana Üniversitesi’nin önüne geldiğimizde heyecan doruğa ulaşmıştı. “Yaşasın Uluslararası Dayanışma”, “Hoch die internationale solidaritaet” diye slogan atarken Pinochet faşizminden kaçıp Avusturya’ya sığınan yanımdaki Şilili arkadaşıma “Cennete gelmiş olmalıyız” dediğimi hiç unutmam. Rüya şehir, bu olmalıydı.

Arkadaşlarımın çoğu Avusturyalı olmakla birlikte, hemen her devrimci Türk gibi  kendimi Güney Amerikalılara daha yakın hissettiğimden, Şilili, Arjantinli, Bolivyalı Meksikalı, Uruguaylı, Brezilyalı, ve tabii Türkiyeli devrimcilerle büyük bir grup oluşturmuş, Türkiye’de kaldığımız yerden devam ediyor, devrim provaları yapıyorduk.

* * *

Vakit öğleden sonra 15:00’i buldu. Ringi tamamlamak isterseniz üniversitenin önünden sağa kıvrılıp Schottenring’e doğru yönelmelisiniz. Amacımız ringi tamamlamaksa bu istikamete yönelmemiz kaçınılmaz olacak, ama biz bunu yapmadan önce üniversitenin hemen solunda uzanan Universitaetstrasse’yi, Üniversite Caddesi, karşıdan karşıya geçerek Sigmund Freud Parkı’na bir göz atabiliriz. İşte, bu parkın hemen arkasında adını içinde bulunan kiliseden alan bir başka park ve ortasında iki dev kulesiyle Votivkirche yükseliyor. Yapımına 1856 yılında başlanan ve 1879 yılında tamamlanan, Neo – Gotik tarzda inşa edilen kiliseyi, özellikle gece ışıklandırılmış haliyle görmek müthiştir. Üniversite Caddesi’nin tam karşısındaki Waehringer Strasse’yi izlerseniz, 9. Bölge’de bulunan Sigmund Freud Müzesi’ni gezme şansı yakalayabilirsiniz.

Vaktimiz daralıyor, hava kararmakla kararamamak arasında mütereddit, ayrıca yorulduk da; üniversiteden sonra sağa dönüp Schottenring istikametinde yol almak için tramvaya binebiliriz. Tuna Nehri’nin, Donau, küçük bir koluna geldiğimizde tekrar sağ yapan tramvay bizi nehir boyunca uzanan Franz Josef Kai üzerinden Stubenring’e ulaştırır. Sonra Parkring üzerinden kendimizi Kaertner’de buluruz. Nihayet, ring tamamlanmış, “Viyana’nın Ruhu”na girmişizdir.

 

Karlplatz

 

Virgina Woolf’un Londra için yazdığı gibi, Viyana’da da, “Basma elbisesini, beyaz önlüğünü çıkararak mavilerini giymeye, inciler takmaya hazırlanan bir kadın gibi değişiyordu gün, üstündekileri çıkarıp atıyor, ipeğe bürünüyor, akşam için üstünü değişiyordu; jüponunu yere atan bir kadının hoşnut iç çekişiyle, tozunu, sıcaklığını, rengini bırakıyordu…”[6] Mevsim değişmiş, kış gelmiş, gün çekilmiş, ortalık ışıl ışıl yanmaya başlamış, gece bir kadın gibi kendini göstermeye çalışıyordu. Staatsoper’e yakın bir meydan olan Karlsplatz tuvaletli kadınlar ve fraklı erkeklerle dolmuştu. Kaertnerstrasse’den de Staatsoper’e doğru tuvaletli ve fraklı yoğun bir insan seli akıyordu.  Tüm bunlar, Staatsoper’in, Viyana Flarmoni Orkestrası’nın vereceği Yeni Yıl Konseri’ne hazırlandığının işaretleriydi.

 

Dans

 

Konser başladı. Çalan, bana göre Avusturya Milli Marşı olan Johann Strauss’un Mavi Tuna Valsi ’ydi. Önce yay gibi yaylanan, kuğu gibi salınan balerinler sahne aldılar. Sonra onlara baletler eşlik etti. Beyaz kuğularla siyah kartalların valsi izleyicileri coşturdukça coşturuyordu. Vals bittiğinde kopan alkış fırtınasını dindirmek mümkün olmamıştı.

Staatsoper’den dalga dalga göklere yükselen alkış sesleri, ertesi gün, konseri izleyenlerin kulaklarında hala çınlıyordu. Stephansdom’a ibadete gelenlerin yüzlerindeki memnuniyet ifadesi bir gece önceki konserin bıraktığı tattan başka bir şey değildi.

 

Notlar


[1] Kern, Stephen. Zaman ve Uzam Kültürü (1880 – 1918), Çeviren: Ali Selman, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013, s.107.

[2] Schorske, E. Carl. Fin-de-Siécle Vienna, University of Chicago Press, Vintage Books Edition, New York, 1981, Chapter II: The Ringstrasse Its Critics and the Births of Urban Modernism, p.24-115.

[3] Everdell, E. William. İlk Modernler, Çeviren: Hülya Kocaoluk, YKY, İstanbul, 2006, s.35.

[4] Daha çok günlük yaşamda kullanılan “i vası net” , “ich was es nicht” in Viyanalılar – daha çok yaşlılar – tarafından telaffuz edilmiş hali olup “bilmiyorum” demektir. Burgenland Eyaleti’nde yaşayanların kullandıkları Almanca’yı anlamak ise hayli zordur. Bununla birlikte Viyanalılar müzikalitesi çok hoş bir Almanca konuşurlar ve bu diyalekt literatürde Wienerisch olarak isimlendirilir. Viyana doğumlu Stefan Zweig bu durumu Yolculuklar Üzerine adlı kitabında, Viyana’nın, sınırlarının Almanya’nın çok ötelerine, doğuya ve batıya, kuzeye ve güneye, Belçika’ya, Floransa ve Venedik’e, Bohemya ve Macaristan’a, daha da ötelere, Balkan topraklarına uzanan bir dünya imparatorluğunun başkenti olması nedeniyle kozmopolit bir yapı sergilediği için konuşulan dilin de melezleşerek yumuşamasına ve melodileşmesine bağlar.

[5] Zweig, Stefan. Yolculuklar Üzerine, Çeviren: Ahmet Arpad, Everest Yayınları, İstanbul, 2011, s. 308.

[6] Woolf, Virginia. Mrs Dalloway,  Çeiren: Tomris Uyar. İletişim Yayınları, 1996, İstanbul, s:160.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

2 thoughts on “Viyana Notlarım (2): Viyana’da Vals

  • Emel Eroğlu dedi ki:

    Yazınızı Viyana seyahati öncesi okumuş olmayı isterdim. Ama şimdi de duygu ve düşüncelerimi, izlenimlerimi netleştirmeme vesile oldu. Viyana kendi içine alıyor ve insanı hiç yormadan, zorlamadan ve ezmeden sokaklarında, caddelerinde yumuşak bir ritimle dolaştırıyor. Sevgi dolu, bilgelik yüklü bir kadın gibi, kendisine hayran bırakıyor. Teşekkürler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.