Bir Başkadır / Ethos

P.C. Snow, birbirini kıyasıya eleştiren ve bir türlü anlaşamayan doğa bilimciler ile beşeri bilimcileri bir noktada birleştirmeye çalıştığı İki Kültür’de şöyle yazar: “İki konunun, iki disiplinin, iki kültürün – hatta en uçta, iki galaksinin – çarpışması yaratıcı şanslar doğurmalıdır. Zihinsel etkinliklerin tarihinde bazı büyük atılımlar bu şanslar sayesinde yapılabilmiştir” (2010: 106-107). Berkun Oya’nın Bir Başkadır’ı, Türkiye’de iki uçta yer alan “iki kültür”ün, Batıcı ve laik kesim ile Doğucu ve İslamcı kesimin galaksiler misali çarpışmasıyla ortaya çıkan yaratıcı bir dizi izlenimi vermektedir. Demek ki, a’priori olarak, dizinin senaryosunun, belli bir soyutlama düzeyinde, Batıcı ve laik kesim ile Doğucu ve İslamcı kesim arasındaki çelişki – ki İdris Küçükömer’in tezidir –  üzerine kurgulandığını varsayıyorum. Bu tezin doğru olup olmadığı yazının kapsamı dışındadır.

Dizide Doğucu (İslamcı) kesimi, haftada üç gün temizliğe giden, eğitimsiz ve yoksul Meryem, ailesi ve mahallesi, Batıcı (laik) kesimi ise, Meryem’in haftada bir gün seansına gittiği iyi eğitimli ve zengin psikiyatrist Peri, ailesi ve çevresi teşkil etmektedir.

Bu dizi hakkında o kadar çok yazıldı ve konuşuldu ki, ben ayrıntılı bir analizden ziyade tespit ettiği bazı farklı noktalara işaret etmekle yetineceğim.

Meryem
  • Dizi çekim tekniği ve görüntüler itibariyle – zaman zaman kameranın adeta unutulması, nefis görüntüler vb. – ünlü İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni ve Nuri Bilge Ceylan’in izlerini taşır.
  • İzlediğimiz görüntüler çokça simgeler geçidine sahne olur (yapma ve canlı çiçek metaforu, duvarlardaki tablolar, Halk TV, komodinin üzerindeki İsmail Cem’in Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi kitabı, Ferdi Özbeğen şarkıları, yeşil/gri karşıtlığı, kapı eşiğinde giyilen ayakkabılar, vb.).
  • Yoksul ve eğitimsiz Meryem, ailesi ve çevresi şehrin periferisinde yaşar, ama ortam yemyeşildir. Burada söz konusu olan doğa ile diyalogtur. Zengin, iyi eğitimli Peri, ailesi ve çevresi ise metropolde beton yığınları içinde yaşar ve hâkim renk gridir. İslamcı kesim yeşil, laik kesim gri ile simgelenmiştir. Bu durum Hoca’nın yapma ve canlı çiçek metaforuyla hoş bir biçimde dolaylı da olsa ortaya konur.
  • Dizide birkaç tane öykü vardır: İslamcı kesimden Meryem’in, ağabeyi Yasin’in, yengesi Ruhiye’nin, Hoca’nın, Hoca’nın kızı Hayrunnisa’nın, (filozof) Hilmi’nin; laik kesimden Peri’nin, arkadaşı ve doktoru Gülbin’in, ünlü oyuncu Melisa’nın, Melisa ve Gülbin’in sevgilisi Sinan’ın… Ve bu öyküler zaman zaman galaksiler misali çarpışırlar, zaman zaman birbirlerinden uzaklaşırlar. Dikkat edilirse, her iki kesimi teşkil eden kahramanların isimleri kimliklerinin nişaneleri gibidir.
  • Dizide esas olarak, birbirini anlamayan, anlamak istemeyen iki kültürün, zaman zaman her birinin kendi aralarındaki, zaman zaman ise iki kültür arasındaki ilişkiler anlatılır… Ve her iki kesimin kahramanları ya da aileleri Tolstoy’un Anna Karenina’sının başlangıç cümlesini hatırlatır: “Mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü mutsuzluğu vardır” (2013: 9). Dizideki hemen herkes kendine özgü mutsuzluğa sahiptir. Ruhiye’nin öyküsü, Gülbin’in erkek kardeşinin hastalığı, Peri’nin yalnızlığı ve annesi ile babasının ilişkileri, Sinan’ın annesinin durumu, hocanın eşini kaybetmesi ve bu böyle gider… İşte bu acılar iki kültürü birbirine yaklaştıran sahneler olarak karşımıza çıkar. İnsanlık halidir hepsi…
  • Mutsuz aileler nedeniyle bana öyle gelmiş olabilir, özellikle laik kesimde zaman zaman sanki Nietzschevari ebedi dönüşler gözlenir. Yani izlediğimiz olaylar zamanın döngüsel formunda aynen ve sonsuza dek yinelenecek gibidir. Bununla birlikte İslamcı kesimde, Ruhiye gerçeğiyle yüzleşip kendine gelir, konuşamayan oğlu konuşmaya başlar, Hoca doğaya döner, kızı Hayrunnisa türbanını çıkararak kız arkadaşıyla birlikte açık denizlere yelken açar, Meryem ise hayatını değiştirebilecek hediyesini alır.
  • İslamcı kesimden çorabı delik Hilmi ilginç bir tip olup dizinin filozofluğuna soyunur. Gerek arkadaşlarıyla sohbet ederken, gerekse Meryem’e otobüs durağına kadar eşlik ederken, Jung’tan alıntılarla bastırılan duyguların bir biçimde ortaya çıktığını kırık bir yeni bir Türkçeyle anlatmaya çalışması sırıtsa da, ironiktir. Eğer dizinin danışmanı ben olsaydım, filozofluk görevini Hoca’ya verir ve ona Dostoyevski’nin Karamozov Kardeşler’inin bilgesi Zosimo Dede misali bir rolle donatırdım. Dede’nin zaman zaman Doğu/Batı ikiliği hakkında söylev çekmesi diziye başka bir boyut katabilirdi. Belki aydınlanmış Hoca’nın dilinden bir sentez çıkarılabilirdi.
  • Birkaç bölümün sonuna yerleştirilen Ferdi Özbeğen konserleri hem çarpıcı hem de hoş olmuştur ve bana her nedense Oğuz Atay’ı çağrıştırarak diziye postmodern bir hava katar.
  • Geçerken, son projesi Türkiye’nin Ruhu’nu yazamadan kaybettiğimiz Atay, günlüklerinde böyle bir çalışmada Kemal Tahir’in Türkiye toplumu ile ilgili Doğu/Batı ikiliğinden yararlanacağının işaretlerini verdiğini not etmiş olayım. Ama dizinin kuşkusuz Türkiye’nin Ruhu’nu temsil ettiğini söyleyecek kadar ileriye gitmem mümkün değil.
  • Son olarak, fenomen haline gelen Bir Başkadır’ın yaratıcısı Berkun Oya ve tüm ekibine, oyunculardan başta Öykü Karayel’e (Meryem) olmak üzere, Fatih Artman’a (Yasin), Funda Eryiğit’e (Ruhiye) ve tabi ki Settar Tanrıöğen’e (Hoca) sergiledikleri yüksek performans nedeniyle teşekkürler…

Notlar

Snow, P.C. (2010). İki Kültür, çev. Tuncay Birkan, Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları.

Tolstoy, Lev (2013). Anna Karenina, çev. Ergin Altay, 13. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.

, , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir