Bülent GÜNDOĞMUŞ

Çoklu Perspektif

Stephen Kern  Zaman ve Uzam Kültürü ’nde[1] ressam ve yazarların deneyimlerinin boyutlarını yeniden üretirken çeşitli zorluklarla karşılaştıklarını öne sürer. Örneğin tek bir an ile sınırlı olan ressamlar nesnelerin zamandaki görünümlerini resmederlerken çoklu perspektif kullanmışlardır ki, en önemli temsilcisi – her ne kadar ilk kullanıcısı  (resimde Kübizm) Paul Cézanne olmakla birlikte – Pablo Picasso’dur. Bir dizi tekil sahne ile sınırlı olan yazarlar da nesnelerin uzamdaki farklı görünüşlerini betimlemek için aynı yönteme başvurmuşlardır. Bu yöntemin en önemli iki temsilcisi ise Marcel Proust ile James Joyce’dur.

Aşağıda aktardıklarımı – uzun da olsa mutlaka okumanızı öneririm – okuduğunuzda, bir görünüp bir yok olan çan kulelerini görmeye can atacağınıza, tekrar okumak için başa döndüğünüzde, keşke ben de bu kuleleri bu kadar güzel anlatabilseydim diyeceğinize, hatta çan kulesi olup Marcel Proust tarafından anlatılmak isteyeceğinize – keşke mümkün olsaydı –  eminim.

At arabasıyla giderken dolambaçlı yol boyunca yaklaştıkça konumu durmadan değişen Martinville Kilisesi’nin ikiz çan kulelerinin görüntüsünden etkilenen kahramanımız Marcel’in – son ciltte artık yazar (Proust) olur – yer değiştiren kuleler betimlemesi, Kübist resmin edebi bir benzeridir.

 

Marcel

       Marcel Proust (1871- 1922)

GÖKYÜZÜNDE RESMEDİLMİŞ ÜÇ ÇİÇEK GİBİYDİLER!

“Beni arabacının yanına oturtmuşlardı, doktorun, Combray’ye dönmeden önce Martinville – le – Sec’te  bir hastasına uğraması gerektiğinden, rüzgar gibi hızla yol alıyorduk; o hastasını ziyaret ederken, biz de kapıda bekleyecektik. Bir dönemeçte, ansızın, hiçbir şeye benzemeyen o çok özel hazzı yaşadım: Martinville’in iki çan kulesinin üzerine, batan güneşin ışınları vurmuştu, arabamızın hareketi ve yolun çizdiği zikzaklar yüzünden, çan kuleleri yer değiştiriyormuş gibi geliyordu, sonradan gördüğüm Vieuxvicq’in çan kulesi ise, ötekilerden bir tepe ve bir de vadiyle ayrıldığı ve ta uzakta, daha yüksek bir platoda yer aldığı halde, onların yanı başındaydı sanki.

Çan kuleleriyle ilgili olarak, külahların şeklini, çizgilerin yer değiştirdiğini, cephelerine vuran güneşi tespit etmekle, izlenimin derinliğine inmediğimi, bu hareketin, bu aydınlığın arkasında bir şey olduğunu, çan kulelerinin de bu şeyi hem içlerinde barındırdıklarını, hem de gizlediklerini hissediyordum.

Çan kuleleri o kadar uzaktaydı ve biz onlara o kadar yaklaşmıyor gibiydik ki, bir iki dakika sonra Martinville Kilisesi’nin önünde durduğumuzda çok şaşırdım. Onları ufukta görmenin bana verdiği hazzın sebebini bilmiyordum, bu sebebi keşfetme zorunluluğu da çok zahmetli geliyordu bana; güneşte kıpırdayan bu çizgileri zihnimin bir köşesine atmak ve o anda düşünmemek istiyordum. Öyle yapsaydım, o iki çan kulesi de muhtemelen bana yaşattıkları o anlaşılmaz hazla başkalarında ayırmış olduğum ve derinliğine hiç inemediğim onca ağacın, çatının, kokunun, sesin yanında sonsuza dek yerlerini alacaklardı. Doktoru beklerken arabadan inip annem babamla sohbet ettim. Yola çıkacağımızda, tekrar yerime çıkıp oturdum, çan kulelerini biraz daha görebilmek için başımı çevirdim ve az sonra onları son kez, yine bir dönemeçte gördüm. Sohbete pek meraklı olmayan arabacı sözlerime zar zor cevap verdiği ve konuşacak başka kimse olmadığı için, kendi sohbetimle yetinmek zorunda kalarak çan kulelerini hatırlamaya çalıştım. Az sonra, kulelerin çizgileri ve güneşli yüzeyleri, bir ağaç kabuğu gibi çatladılar, içlerinde gizledikleri şeyin birazını görebildim; daha bir saniye öncesine kadar benim için mevcut olamayan bir düşünce, kafamda kelimelerle ifade buldu ve bunun üzerine, az önce çan kulelerinin bana vermiş olduğu haz o kadar arttı ki, adeta sarhoş olup başka bir şey düşünemez hale geldim. Martinville’den epey uzaklaşmış olduğumuz o anda başımı çevirince, çan kulelerini tekrar gördüm; artık güneş batmış olduğundan simsiyahtılar şimdi. Yolun dönemeçleri ara ara onları gözden kaybettiriyordu, ardından, son bir kez göründüler ve sonra onları göremez oldum.

Martinville’in çan kulelerinin ardında gizlenen şeyin, bana haz veren kelimeler halinde karşıma çıkmış olmasına rağmen, güzel bir cümlenin aynısı olması gerektiğini düşünmeden doktordan kâğıt kalem istedim ve arabanın sarsıntısına aldırmayarak, heyecanıma itaat edip vicdanımı rahatlatmak için, yıllar sonra bulduğumda, üzerinde pek az değişiklik yaptığım şu küçük metni yazdım:

 

Street

Street View, 2014 [2]

‘Matinville’in iki çan kulesi, kırın ortasına yollarını kaybetmiş gibi ovadan göğe yükseliyorlardı. Az sonra, çan kulelerinin sayısı üçe çıktı: Geciken Vieuxvicq kulesi, cesurca bir dönüşle diğerlerine katılarak karşılarında yerini almıştı. Dakikalar birbirini kovalıyor, arabamız süratle ilerliyordu, ama üç çan kulesi, ovaya konmuş kıpırtısız duran, üzerlerine güneş vurduğu için dikkati çeken üç kuş misali, hep önümüzde, uzaktaydılar. Sonra, Vieuxvicq’in çan kulesi ötekilerden ayrılıp mesafe aldı ve Martinville kuleleri yalnız kaldılar; batan güneş, ışınlarıyla, bu kadar uzaktan baktığımda bile kulelerin yüzeyindeki oynaşmalarını, gülüşlerini görebildiğim ışınlarıyla, çan kulelerini aydınlatıyordu. Onlara yaklaşmamız o kadar zaman alıyordu ki, daha uzun süre yanlarına varamayacağımızı düşünürken, ansızın dönen araba, çan kulelerini karşımıza çıkarıverdi; kendilerini öyle fütursuzca arabanın önüne atmışlardı ki, az kalsın sundurmaya çarpacaktık. Yolumuza devam ettik; Martinville’den uzaklaşırken köy birkaç saniye bizi izledi, sonra ortadan kayboldu; ufakta tek başlarına kalan ve bizim hızla yaklaşmamızı seyreden Martinville ve Vieuxvicq çan kuleleri, güneşli külahlarını sallayarak vedalaşıyorlardı. Ara sıra biri geri çekiliyor, ötekilerin bizi biraz daha görmesine izin veriyordu; sonra yolun yönü değişti, çan kuleleri, ışıkta, altında üç mil gibi döndüler ve gözden kayboldular. Ama az sonra, artık güneş batmış, arabamız Combray’ye yaklaşmışken, çan kulelerini son bir kez, çok uzaktan gördüm: Şimdi de, tarlaların alçak ufkunda, gökyüzüne resmedilmiş üç çiçek gibiydiler. Üzerine karanlığın çökmekte olduğu bir yalnızlığa terk edilmiş, efsane kahramanı üç genç kızı da düşündürüyorlardı bana; biz dört nala uzaklaşırken, onlar çekinerek yollarını bulmaya çalışıyorlardı, soylu siluetleriyle birkaç kez tökezledikten sonra birbirlerine sokuldular, arka arkaya dizildiler ve hala pembeliğini koruyan gökyüzünde tek bir siyah, büyüleyici bir şekil oluşturup tevekkülle karanlıkta gözden kayboldular.’

Bu metni yazdıktan sonra bir daha hiç düşünmedim, ama doktorun arabacısının, genellikle Martinville pazarından aldığı bir sepet dolusu kümes hayvanını yerleştirdiği koltuğun üzerinde metni yazıp bitirdiğim an, o kadar mutluydum ki, metnin beni o çan kulelerinden ve artlarında gizledikleri şeyden kurtardıklarını hissederek, sanki ben de bir tavukmuşum ve az önce yumurtlamışım gibi, avazım çıktığı kadar bağırarak şarkı söylemeye koyulmuştum.”[3]

 

UM

 The Noise of the Street Penetrates the House, (1911) [4]

 Proust, hızla giden trenin penceresinden ardıl güneş patlamalarını (doğuşlarını) hikâye ederken ise resimle olan bağlantıyı dolaysız hale getirir. Kısa ve şöyle:

GÖKYÜZÜ NAR PEMBESİNE BULANDI!

“Güneş doğuşları, tıpkı katı yumurtalar, resimli dergiler, iskambil oyunları ve ilerleyemeden didinip duran kayıkların olduğu nehirler gibi, uzun tren yolculuklarının ayrılmaz parçalarıdırlar. Önceki dakikalarda zihnimi dolduran düşünceleri tek tek sayarak uyuyup uyumadığımı anlamaya çalıştığım …bir anda, pencerenin camında, küçük, karanlıktaki bir korunun üzerinde, yer yer yırtılmış bulutlar gördüm; yumuşacık tüylerinin pembesi sabitti, cansızdı, bir daha hiç değişmeyecek gibiydi; tıpkı aynı pembeyi özümsemiş bir kuş kanadının tüylerini boyayan, veya ressamın keyfi uyarınca bir pastel resimde yerini almış olan pembe gibiydi. Ama tersine bu rengin, bir atalet ya da bir kapris değil de, gereklilik ve hayat olduğunu hissediyordum. Birazdan, bu pembelerin ardından ışık kümeleri birikti. Pembe canlandı, gökyüzü nar pembesine bulandı; gözlerimi cama yapıştırıp daha iyi görmeye çalışıyordum; çünkü bunun, tabiatın özündeki hayatla bağlantılı olduğunu hissediyordum. Ne var ki demiryolunun yönü değişip tren dönünce, penceredeki sabah manzarası, yerini gecenin ortasında, ay ışığı mavisi damlarıyla, gecenin sütlü sedefi bulaşmış teknesiyle, halâ yıldızlarla kaplı gökyüzünün altındaki bir köye bıraktı. Pembe gökyüzü şeridini kaybettiğime üzülürken, tekrar göründü, ama bu sefer karşıki pencerede ve kırmızıydı; demiryolunun ikinci bir dönemecinde orayı terk etti; güzel lal rengi ve değişken sabahımın kesintili, karşılıklı parçalarını yaklaştırıp bitiştirmek, tam bir görüntü, devamlı bir tablo elde edebilmek için bir pencereden ötekine koşup duruyordum.”[5]

* * *

Marcel yıllar sonra Bois de Boulogne’a geri dönerek çocukluk günlerinin hazlarını yeniden ele geçirmeye çalışır. Fakat her şeyi değişmiş bulur ve uzamın kendisinin de içindeki nesneler kadar esnek olduğunu fark eder. Çünkü uzamlar da değişen perspektiflere, düşüncelere, duygulara bağlıdır. Bu kez kısacık, ama harika:

“Eskiden bildiğimiz yerler, kendilerini kolaylık olsun diye yerleştirdiğimiz mekânlar âlemine ait değillerdir sadece. O zamanlarki hayatımızı oluşturan, birbirine bitişik izlenimlerin ince bir dilimidirler; belirli bir görüntünün hatırası, belirli bir ânın özleminden ibarettir; ve evler, yollar, caddeler de heyhat, seneler gibi uçup giderler.”[6]

* * *

Araştırmacıları bir sorunu analiz ederken çoklu perspektif kullanmaya davet ediyorum; daha yaratıcı ve daha renkli çözümler getirecekleri kesindir. Demek ki yaratıcı araştırmacılığın ilk kuralı çoklu perspektif kullanmak olmalıdır. Bu yazı da Araştırmada Edebiyat yazılarımın ilki sayılmalıdır.

 

Notlar

[1] Kern, Stephen. Zaman ve Uzam Kültürü (1880-1918), Çeviren: Ali Selman, İletişim Yayınları, İst., 2013, s. 227.

[2]  Asstrid Lissner, Technische Universiteat Braunschweig, IMD.

[3] Proust, Marcel. Kayıp Zamanın İzinde, Swann’ların Tarafı, Çeviren: Roza Hakmen, YKY, İst.,1999, s. 184-186.

[4] Umberto Boccioni (1882-1916), İtalyan ressam ve heykeltıraş, resimde Fütürizm kuramcısı.  Boccioni de tıpkı Proust gibi filozof Henri Bergson’dan etkilenmiş ve hareketi göreli ve mutlak olarak ikiye ayırmıştır. Göreli hareket gözlemlenen nesnenin bakış açısına göre değişebilen harekettir. Mutlak hareket ise, nesnenin kendi içyapısında bulunan ve nesneyi gözleyen kişinin zihin durumuna göre değişebilen harekettir. Bu nedenle Boccioni’nin eserlerine çoklu perspektif ve sonsuz bir dinamizm hakimdir.

[5] Proust, Marcel. Kayıp Zamanın İzinde, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Çeviren:  Roza Hakmen, 14. Baskı, YKY, İst., 2009, s. 206-207.

[6] Proust, Marcel. Kayıp Zamanın İzinde, Swann’ların Tarafı, Çeviren: Roza Hakmen, YKY, İst.,1999, s. 439.

, , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>