Frédéric Chopin ve Vinteuil’in Müziği

Otomobilimin kontağını açtığımda bir piyano sevinçle şakıyordu, uzunca bir süre kafesinde tutuklu kalmış da özgürlüğüne kavuşmak istercesine. Sonra derinden ve dipten gelen bir dalga gibi yaylılar piyanoya eşlik etmeye başladılar. Andante. Ortaya çıkan tam bir fraktal cümbüştü. Bu ziyafeti çeken ise Frédéric Chopin’di. Aklıma Marcel Proust’un Vinteuil’in müziği için yazdıkları geldi, notlarıma baktım ve buraya alıyorum.

 

ProustA le

Piyano Eşi Tarafından Terk Edilmiş Bir Kuş Gibi Sızlandı…

“Önce piyano tek başına, eşi tarafından terk edilmiş bir kuş gibi sızlandı; keman onu işitip, adeta yandaki bir ağaçtan cevap verdi. Sanki dünyanın başlangıcıydı, sanki henüz yeryüzünde, daha doğrusu, diğer her şeye kapalı, bir yaratıcının mantığı tarafından kurulmuş ve ikisinin ebediyen yalnız kalacakları bu dünyada, yani bu sonatta, ikisinden başka hiçbir varlık yoktu. Piyanonun tekrar şikayetini dile getirdiği bu görünmez ve inleyen varlık, bir kuş muydu, cümleciğin henüz tamamlanmamış olan  ruhu muydu, yoksa bir peri miydi? Çığlıkları o kadar aniydi ki, kemancı onları karşılayabilmek için var gücüyle yayına sarılmak zorundaydı. Harika kuş! Kemancı onu büyülemek, evcilleştirmek, yakalamak ister gibiydi. Ruhuna girmişti bile; çağrılan cümlecik, kemancının cin tutmuş bedenini bir medyum gibi sarsmaktaydı gerçekten. Swann cümleciğin son bir kez konuşacağını biliyordu. İkiye bölünmüş gibiydi, cümlecikle karşı karşıya kalacağı anın beklentisi, Swann’ı bir hıçkırıkla sarstı; güzel bir dize veya acı bir haber de, yalnız olduğumuzda değil ama, o dizeyi veya haberi dostlarımıza aktarırken, onlarda kendimizi bir başkası, duyarlılığı onları etkileyen biri olarak gördüğümüz zaman bizi aynı hıçkırıkla sarsar. Cümlecik tekrar ortaya çıktı, ama bu sefer, havada bir an, adeta kıpırdamadan asılı kaldı ve sonra tükeniverdi. Böylece Swann, cümleciğin kısacık süresinin tamamını değerlendirmiş oldu. Cümlecik hala oradaydı, sedeflenen bir kabarcık gibi. Parıltısı azalan, sonra artan ve tam yok olmadan önce en parlak noktasına ulaşan bir gökkuşağı gibiydi: Daha önce sergilediği iki renge, prizmanın bütün renklerinde, alacalı çizgiler ekledi ve onlara şarkı söyletti. Swann kıpırdamaya cesaret edemiyordu; elinden gelse öteki insanların hareket etmesini engellerdi; sanki en ufak bir hareketin, o her an yok olabilecek, tabiatüstü, harikulade ve kırılgan büyüyü bozmasından korkuyordu.”

Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde, Swann’ ların Tarafı, s.362

 

Daha sonra Çek besteci Antonin Dvorak’ın Op.59 Legends’i, Efsaneler, başladı. Allegretto. Kendimi Prag’ta buluverdim. O soğuk kış gecesi Strasbourg’tan Prag’a giderken ne kadar da çok eğlenmiştik, Osman, Fatoş, Fulya, Ayşen ve ben. Annemle Kurban Bayramı’nı kutlamak üzere telefonlaştığım son bayram günüydü, yıllardan 2008’di. Bir daha hiçbir bayram sesini duyamadım, duyamayacağım…

* * *

On günlük tatilde başladığım Thomas Mann’ın Büyülü Dağ ’ını – Almanca’sı Der Zauberberg kulağa daha hoş geliyor, sihir gibi bir şey – bitirmek üzereyim. Zamanı konu alan çok güzel bir roman. Romanın kahramanı Hans Castorp’un yeğeni zavallı Joachim bir süre önce ölmüştü, bu gün de eksantrik bir kişiliğe sahip olan Hollandalı Mynheer Peeperkorn öldü, daha doğrusu intihar etti. Tuhaf gelebilir ama, Peeperkorn’u güçlü ve eksantrik bir kişiliğe sahip olması bakımında Proust’un Kayıp Zamanın İzinde ’sinin ana kahramanlarından ve benim tuhaf çekerlerden biri, Gilles Deleuze’ün ise muazzam gösterge yayıcısı olarak nitelediği M. de Charlus’una  benzettim. Gerçi M. de Charlus homoseksüeldi, Peeperkorn ise yaşlı olmasına rağmen genç Frau Cauchat ile birlikte yaşıyor – cinsel ayrımcılık yapmanın ne alemi var şimdi? Benziyorlar işte. Bu konuda bir kaynak taraması yapmalıyım. Zaten Fransız filozof Paul Ricoeur’un, Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde, Thomas Mann’ın Büyülü Dağ ve Virginia Woolf’un Mrs Dalloway adlı eserlerini, zamanın kurmaca deneyimi açısından karşılaştırmalı olarak analiz ettiği Zaman ve Anlatı III, Kurmaca Anlatıda Zaman Deneyimi  adlı çalışmasını okumaya başlamıştım; Büyülü Dağ ’ı bitirdikten sonra devam edeceğim.

Büyülü Dağ ’ı okumanın bir zorluğu, Herr Settembrini, Herr Naphta ve Frau, daha doğrusu Mme Cauchat’nın zaman zaman Fransızca konuşmaları ve bu diyalogların çevrilmemiş olması; neyse böle durumlarda imdadıma bir “frankofon” olan eşim Ayşen yetişiyor. Çok teşekkür ederim sevgili karıcığım.

Günlük, 18 Ekim Perşembe, 2012

* * *

                                                  MannDer Z                                                     Bu sabah yüzdüm, o yüzden kendimi çok dinamik hissediyorum. Büyülü Dağ ’ı bugün bitirdim. Mann’ın sondan bir önceki sayfada söylediği gibi, kitabı bitirirken parmağımın ucuyla göz pınarlarımı hafifçe sildim. Müthişti. Herr Peeperkorn ve Naphta intihar ettiler. Ne acı. Clavdia Cauchat ise “yukarıdaki” topluluğu ve Hans’ı kederler içinde bırakarak terk etti. Herr Settembrini Hans’ı istasyonda geçirirken göz yaşlarını tutamadı. Hans Castorp Birinci Dünya Savaşı başladığı için yedi yıl kaldığı sanatoryumdan ayrılmak zorunda kalmış ve kuzeni teğmen Joachm’in yerine savaşa katılmıştı. Büyülü Dağ ’a tekrar döneceğim. Eğer zamanla ilgileniyorsam bu şaheser hakkında bir makale yazmam şart görünüyor. Bir hafta on gün içinde yazarım diye düşünüyorum. Günlüğüme koyacağım.

Öğleden sonra Ayşen’le birlikte bir alışveriş merkezine giderek birkaç kitap aldım. Biri Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümü’ ydü. Ahmet Cemal çevirmiş ve çeviri tam kırk yıl sürmüş, daha doğrusu çeviriye kırk yıl önce başlamış, zaman zaman bırakmış, zaman zaman başlamış ve kırk yılın sonunda bitirmiş. Müthiş. Tebrikler Ahmet Cemal, yürekten tebrikler.

Günlük, 22 Ekim Cumartesi, 2012

 

 

, , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir