Bülent GÜNDOĞMUŞ

Schönbrunn’da Sonbahar

Gün dönmüştü. Zaman zaman esen ılık bir sonbahar rüzgârı, gün geçtikçe sarının bin bir tonuna bürünen yaprakların ağaçlara tutundukları dalları terk edip havada çeşitli jimnastik hareketleri yaptıktan sonra oraya buraya uçuşarak yavaş yavaş yerlere dökülmelerine neden oluyor, ortalık sapsarı bir yaprak denizine dönüşüyordu.

Viyana’daki Schönbrunn Sarayı’na cepheden bakan dev bahçenin arka tarafındaki orman yolunda yürürken gördüğüm manzara karşısında söyleyebileceklerim bundan ibaret değildi elbette. Yıllardan 1981, aylardan ekim, günlerden pazardı. Yorgun geçen bir haftanın yorgunluğunu atmak için Schönbrunn’a yaptığım bu ziyaret iyi gelmiş, sarayı gezdikten sonra kendimi orman yolunda bulmuştum. Ortalık sakindi; o kadar sakindi ki, sessizlikten kulağımın çınladığını duyuyor, sağda solda kimsenin duyamayacağı kadar son derece alçak sesle ve neşeli biçimde fısıldaşarak yürüyen birkaç çiftin konuştuklarını duyabilmek için büyük bir çaba harcıyordum. Ama nafileydi. Ben de ani bir kararla adımlarımı sıklaştırıp sıklaşan ağaçların arasına dalarak bir süre ilerledikten sonra uygun bir yer bulup oturdum ve ormanın o muhteşem sessizliğini dinlemeye koyuldum.

 

schönbrunn

 

Sıklaşan ağaçlar, saklanmaya hazırlanan güneşin ışınlarını süzerek iyice azaltıyor, esen ılık rüzgarla birlikte güzel bir akşamın işaretlerini veriyordu. Vakit akşamüzeriydi ama, saatin kaç olduğunu da merak etmiyor değildim. Çünkü akşam çok önemli bir randevum vardı ve kesinlikle geç kalmamalıydım. Yürümeye devam ettim.

Birdenbire uzaklardan bana doğru yaklaşan bir karartı belirdiğini gördüm. Karartı yaklaştıkça bir insana dönüştü, daha da yaklaştıkça üzerindeki kıyafetten tam bir Avusturya köylüsü olduğu anlaşılıyordu. Kısa boylu ve inceydi. “Hah işte saati sorabileceğim bir adam” dedim içimden, sonra da sordum ve cevabımı aldım:

  • “Wie spaet ist es?” (Saat kaç?)
  • “Tsswooo”

Tabii, Almanca’da Tswooo diye bir kelime yoktu. Bir daha sordum, yine aynı cevabı aldım ve düşündüğümde aldığım cevabın yeterli olduğunu anladım. Saat ikiydi. Adam Avusturya’nın Burgenland eyaletinden geliyordu ve tüm Burgenlandlı’lar gibi iki derken “zwei” yerine, “z”, “ts” okunduğundan “tsswooo” diye, tıpkı şarkı söyler gibi, müzikalitesi oldukça yüksek tuhaf  bir ses çıkarıyordu.

Saat iki olamazdı. Her ne kadar, ormanda güneş ışınları yeterli olmadığı için vakit olduğundan daha geçmiş gibi hissedilse de, iki olamazdı. Evet, Burgendlandlı’nın saati durmuştu.

Aksanımdan ve düzgün cümle kurmaya çalışmamdan yabancı olduğumu anlayınca, önce nereli olduğumu, sonra Viyana’da ne yaptığımı sorarak beni sorgulamaya başladı. Adamı, konuştukça sevmeye başlamıştım. Avusturya’da Burgendlandlı’lar hakkında, bizim Karadenizliler hakkında olduğu gibi hoş fıkralar üretilir ve kulaktan kulağa anlatılırdı. Genellikle algılama sorunları olduğu ileri sürülen Burgendlandlı’lar özellikle Viyanalılar’a göre kabaydılar. Ama karşılaştığım bu adam, aksanı dışında, son derece nazik bir tavır sergiliyordu. Algılama sorunu filan da olmadığı belliydi.

Onun ve benim yürüdüm istikametleri terk ederek, bana göre sola, ona göre ise sağa doğru birlikte yürümeye başladık. Bir ara durdu ve içinde ince ve sert bir cismin bulunduğu her halinden belli olan sırt çantasından bir sandviç türü olan iki “semel” çıkararak birini bana ikram etti. Tekrar yürümeye koyulduk. Hem konuşuyor hem yürüyorduk. Babası da Burgendlandlı olan bu küçük adamın hiç görmediği dedesi Salzburg’ta doğmuştu. Annesi ise Viyanalıydı. Kibar bir tavır sergilemesinin nedeni bu olmalıydı. Konuştukça, aksanının, kulağımı hiç de tırmalamayan, “Wienerisch”e çalan bir aksana dönüştüğünü hissediyordum. Adı Wolfgang’tı; kısaca Woli diyebiliriz.

Ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum, bir süre sonra esen ılık sonbahar rüzgarı soğumaya, ışınları sıklaşan ağaçların arasında süzülerek gelen güneş saklanmaya, hava kararmaya başlamıştı. Ormandan çıkma vakti gelmiş olmalıydı. Adımlarımızı hızlandırdık ve bir orman yolu bularak istikametimizi uzaklardan görünen saraya yönlendirdik. Gökyüzü gün boyunca  bulutsuz ve berrak olduğu için batan güneşi tam olarak görebildiğimiz bir tümseğe geldiğimizde, saray tüm ihtişamıyla karşımızda duruyordu. Güneş gökyüzünü nar gibi kızartmış, kızaran gökyüzü tüm ihtişamıyla, yüzlerce penceresinden belli belirsiz sarı sıcak ışıkların süzüldüğü, sarayın çatısına yansıyarak ortalığı yakmıştı.

* * *

Saraya yaklaştıkça tuhaf bir şeyler olduğunu anladık. Faytonlar bir geliyor bir gidiyor, eski bir yüzyıla ait olduğu anlaşılan kıyafetleriyle son derece bakımlı kadınlar ve erkekler indikleri faytonlardan sarayın ana giriş kapısına doğru ağır adımlarla ilerliyorlardı. İçerde bir telaş olduğu belliydi. Duyduğumuz seslere bakılırsa konser telaşıydı bu. Müzisyenlerin aletlerini akort ettiği anlaşılıyordu. Herhalde maskeli balo var diye düşündük.

Tam sarayın dışındaki demir parmaklıklı dev kapıdan dışarıya çıkacaktık ki, arkamızdan birisi seslendi.

  • “Woli, wo bist du hin?”    (Woli, nereye gidiyorsun?)

Woli’nin aksanı ormandakine göre daha da kibar ve heyecanlıydı. Beni, akşam önemli bir randevum olduğu için kapıya kadar geçirdikten sonra geri döneceğini söyledi. Arkamızdan seslenen adamın, Woli’nin acele etmesi gerektiğini, orkestra elemanlarının yerlerini aldıklarını ve konserin başlamak üzere olduğunu söyleyince  durumun iyice tuhaflaştığını anlamakta gecikmedim.

Woli, Wolfgang Amadeus Mozart’tı.

 

Amadeus

  • “Stehhh aufff”, “Stehhh aufff.”  (Ayağa kalk, ayağa kalk)

Burgenlandlı bir adam, yumuşaklığına dayanamayıp üzerine uzandığım altın ve limon sarısı karışımı sonbahar yapraklarının arasında uyuya kalan beni, akşam olduğu için uyandırmaya çalışıyordu.

Eylül, 2010

 

, , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>