Bülent GÜNDOĞMUŞ

Lades

Evimizde oynanan ve benim de şahit olduğum ilk lades oyununun tarihini değil ama kimin kazandığını dün gibi hatırlıyorum: Annem. Yeni nesiller bilmeyebilirler, eskiden evlerde tavuk piştiğinde ortalığı bir neşe kaplar, ladesin sonuçları merakla beklenirdi. Lades oyunu, oyuna taraf olan kişilerin, tavuğun lades kemiği adı verilen kemiğini ikiye ayırarak birbirlerinin unutkanlıklarından yararlanmalarına yönelik bir oyundu. Oyuna taraf olan kişiler önceden belirlenmiş belli bir süre için, ya birbirlerinden hiçbir şey almayacaklar ya da bir şey almadan önce “aklımda” diyerek oyuna gelmediklerini ifade etmiş olacaklardı. Hatırladığım kadarıyla, annem, girdiği tüm lades oyunlarını, daha masadan kalkmadan, kazanmıştı. Hep merak etmişimdir, nasıl oluyordu da annem, tüm lades oyunlarını kazanıyordu? Bu merakımı hiçbir zaman gideremedim. Genellikle babamla oynuyor ve lades kemiğini kırdıktan birkaç saniye sonra kırılan kemiğin bir parçasını babama vererek oyunu kazanıyordu.

Yemek sırasında ya da sonra, lades kemiği kime çıktıysa oynama önceliği ona verilen bu oyun hiç kuşkusuz toplumsal bir olguydu aynı zamanda; bir neşe kaynağı da diyebiliriz. Televizyon olmadığı için talk-show ya da yarışma programlarının olmadığı bir dönemden söz ediyorum doğal olarak. Lades oyununun, insan zihnini geliştirmesi bakımından, edilgen bir biçimde seyredilen yarışma programlarından daha etkili olduğundan hiç şüphe etmedim.

Yıllar var ki lades oynayana rastlamadım. Tavuk o kadar bollaşıp ucuzladığına, ortalık yarışma programından geçilmediğine ve yarışma amaçlı yemek programları bile yapıldığına göre lades oynamanın bir anlamı kalmadı herhalde. Üstelik Türkiye’nin en büyük tavuk entegre tesislerinden biri Akhisar’da kurulmuş durumda.

Her şey hızla bozulma eğilimi taşıyor. Karl Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifesto’da söyledikleri gibi “All that is solid melt into air” diyebiliriz. “Alles Staendische und Stehende verdampft.” Ya da “Katı olan her şey buharlaşıyor.” Sonra yeniden katılaşıyor. Biraz açalım.

.Richard Sennett The Culture of the New Capitalism adlı kitabında, bu deyişin, tam da benim de düşündüğüm gibi taşra yaşamının ritimlerine duyulan özlemi yansıttığını ifade eder. Marshall Berman Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor adlı kitabında şöyle yazmaktadır: “Bugün, dünyanın her köşesindeki insanlar tarafından paylaşılan yaşamsal bir deneyim tarzı; başka bir deyişle uzay ve zamana, ben ve ötekilere, yaşamın imkanlarına ve zorluklarına ilişkin bir deneyim tarzı var. Bu deneyim yığınını modernlik diye adlandırmak istiyorum. Modern olmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanakları vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi. Modern ortamlar ve deneyimler coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolojik sınırların ötesine geçer; modernliğin, bu anlamda insanlığı birleştirdiği söylenebilir. Ama, paradoksal bir birliktir bu, bölünmüşlüğün birliğidir: Bizleri sürekli parçalanma ve yenilenmenin, mücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girdabına sürükler. Modern olmak, Marx’ın deyişiyle, ‘katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği’ bir evrenin parçası olmaktır.”

* * *

“Katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir evrenin parçası olmak, modanın, ürünlerin, üretim tekniklerinin, emek süreçlerinin, fikirlerin ve ideolojilerin, değerlerin ve yerleşik uygulamaların uçarılığında ve gelip geçiciliğinde sürekli bir artışın olduğu, bunların eskilerinin yenileriyle sürekli yer değiştirdiği bir evrende yaşamak ve dolayısıyla sürekli değişmek demektir.  

İnsanlar hem değiştirirler hem de değiştirirken dönüşerek değişirler. 1960’lı yıllarda ABD’de başlayan  “fast food” ve “kullan at” teknikleri giderek tüm dünyaya yayıldı ve zamanla bu isimlerle anılan toplumlara dönüştük.Tavuk üretimi çocukluğumdan bu yana olağanüstü boyutlarda hem değişmiş, hem de tüketim alışkanlıklarımızda muazzam bir dönüşüme neden olmuştur. Çocukluğumda evlerde beslenerek ya da pazaryerlerindeki köylülerden satın alınarak eve getirilip dini kurallara göre dualarla kesilen tavuklar, çiftliklerde, daha semiz olsunlar diye kımıldamadan yetiştirilmeye başlanmış, neredeyse her gün her eve servis edilir hale gelinmiştir.

Sanırım eskiden “az, çok” tu, şimdi ise “çok, az” olmalı diye düşünüyorum. Yoksa çocukluğumda  hemen hemen ayda bir kez yiyebildiğimiz bir tavuktan bu kadar söz edebilecek kelimeyi nereden bulabilirdim. Modernizmi, azdan çok üretmek ya da yaratmak, postmodernizmi ise çoktan az üretmek ya da yaratmak olarak tanımlamak yanlış olmasa gerek. Umarım “parantezin” kapanacağı zamanlar uzak değildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir