Şimdi Geçmişte Saklıdır

Şimdiki Zaman Tarihsel Evrimin Tümünden Beslenir

MÖ 3000 yıllarında Mısırlı yazman Kakheperreseneb daha önce konuşulmamış bir dilde, eski insanlar tarafından daha önce kullanılmamış kelimelerle kurulmamış bir cümleyi yazmanın imkânsız olduğunu söyler. On birinci yüzyılda Sanskrit epik şiiri Katha sarit sagara ya da Oceans of the Streams of Story’de Tanrı Şiva’nın aşığı Parvati, Şiva’ya kendisine daha önce hiç duyulmamış ve bir daha duyulmayacak bir hikâye anlatması için yalvarır. Büyük yeteneklerin Tanrısı olan Şiva’nın en yetenekli olduğu konu çok bilinen hikâyeleri toplayıp değiştirerek yeniden anlatmasıdır. Hikâyenin teması çok tanıdıktır: Gökyüzünün altında yeni hiçbir şey yok. Yani bu duruma göre gerçekten özgün olmak Tanrı için bile mümkün değildir (McMahon, 2015: 36).

McMahon daha sonra Mircea Eliade’ın “başlangıç zamanı” kavramından hareketle, insanoğlunun efsanevi bir geçmişe yönlendiğini ve şimdi ile geleceği “ebedi dönüş” içinde aradığını vurgular. Kuşkusuz bu “mutlak geçmiş”te anlam bulan dini bir yönelimdir. Şöyle yazar: “Tüm sorunların cevapları geçmişte saklıdır. Tüm bulmacaların çözümleri geçmişte saklıdır. Kader ve kısmetin haritası geçmişte saklıdır.” Sonunda da, meselenin özünün “keşif”, “icat” ve “yaratım” gibi sözcüklerin etimolojisini dikkate alarak, olan bitenin, bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırmak, gizli olan bir şeyi açığa çıkarmak, kısaca “yaratmak” olduğunu ifade eder (2015: 36-37).

Müstesna tarihçi Fernand Braudel şimdinin geçmişte saklı olduğunu güçlü biçimde vurgular:

“Düne ait olaylar, şimdinin dünyasını hem tek başına açıklamakta hem de açıklamamaktadırlar. Aslında şimdiki zaman, çok daha eski deneylerin, farklı derecedeki uzantısı olmaktadır. Şimdiki zaman geçmiş yüzyıllardan, hatta ‘insanlığın günümüze kadar yaşadığı tarihsel evrim’in tümünden beslenmektedir. Hepimizin kendiliğinden bir şekilde, bizi çevreleyen dünyayı yalnızca kendi hayatımızın çok kısa süresi içinde ele alma ve dünya tarihini her şeyin (savaşlar, çarpışmalar, zirve toplantıları, siyasal bunalımlar, devrim günleri, devrimler, ekonomik düzensizlikler, fikirler, entelektüel ve sanatsal modalar) birbiri ardına geldiği veya birbirine çarptığı hızlı bir film gibi görme eğilimine sahip olmamıza rağmen, şimdiki zamanın böylesine yaşanmış bir zaman boyutunu içermesi size saçma gelmemelidir” (Braudel, 2014: 24).

Şimdi, McMahon’un yaratıcılık kavramı ile devam etmek istiyorum. Mevcut sorunların cevabının geçmişte aranması, olayların arkasındaki gerçeği ortaya çıkarmak ya da sır perdesini aralamaktır. Bu da yaratıcılık gerektirir.

Yaratıcı Süreç

Rollo May şöyle bir soru sorar: “Homer, Truva Savaşı gibi külliyetli bir olguyla karşılaştığında, bunu nasıl Yunan uygarlığının ahlakı için yol gösterici olan bir şiire inceltti?” (May, 2012: 35). Tam da Antik Yunan’da şairlerin kâhin sayılıyor olmalarıyla çakışan bir yaklaşımı ortaya koyan soru. May’a göre yaratıcılık yeni bir şeye varlık kazandırma sürecidir. Webster’e göre ise yaratıcılık, yapma, varlığı ortaya çıkarma süreci olarak tanımlanır (May, 2012: 64).

Yaratıcı edimde dikkatimizi çeken ilk şey bir karşılaşma “encounter” olmasıdır. Sanatçılar resmetmeyi amaçladıkları bir kır manzarasıyla karşılaşırlar – ona bakarlar, onu gözlerler, onun içine emilip, onun tarafından yutulurlar, ele geçirilirler. İkinci unsur karşılaşmanın yoğunluğudur. Gömülmek, emilmek, kapılıp gitmek diğer bir deyişle yaratıcılık yoğu bir farkındalık, bir bilinç artışı ile nitelenir. Yaratıcılık “vitalite”, canlılık, dirimsellik, yaşam enerjisidir. Yaratmak bir “vecd” halidir; kendinden geçercesine dalgın olma, ilahi aşka dalma, aşırı heyecan, kederlenme de diyebiliriz. Yaratıcık esnasında cereyan eden şey bilinç yoğunlaşmasıdır (May, 2012: 65-71).

Ve nihayet yaratıcılık sanat ya da bilim insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır. Dünya (nesnel kutup)  ile benlik( öznel kutup)  arasındaki kesintisiz bir diyalektik ilişki vardır. Bu anlamda “Yaratıcılık bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır” (May, 2012: 76). İşte bir yaratıcı süreç hikâyesi:

“Cézanne bir ağaç görür. Ağacı daha önce kimsenin görmediği gibi görmüştür. O sırada, kendisinin söylediği gibi “ağaç tarafından ele geçirilmeyi” yaşamaktadır. Ağacın kemerlenen ihtişamı, kucaklayıcı yayılışı, toprağı kavrayışındaki narin denge ve başka birçok özelliği onun algısı tarafından emilmekte ve sinirsel yapısı boyunca hissedilmektedir. Bunlar onun yaşadığı görünün parçalarıdır. Bu görü, sahnenin bazı yanlarının dışarıda bırakılmasını, diğer bazılarına daha fazla vurgu getirilmesini ve sonra bütünün yeniden düzenlenmesini içermektedir; ama ortaya çıkacak olan tüm bunlardan fazla olacaktır. Öncelikle, bu artık bir ağacın görüsü değil, Ağaç’ın görüsüdür. Cézanne’ın bakmakta olduğu somut ağaç, ağacın özü biçimini almıştır. Görüsü her ne kadar özgün ve tekrarlanamaz olsa da, onun özel ağaçla karşılaşmasından doğan tüm ağaçların görüsüdür yine de” (May,2012: 95).

Şimdi ortaya çıkan ya da varlığa kavuşan şey, geçmişte var olanlardan çok farklı,  yaratılırken konuşmasına izin verilen, benzersiz, daha önce var olmayan ve ressamına özgü bir Ağaç’tır.

Devlerin Omuzlarında

Einstein’ın “bilimin mutlu çocukluğu” diye tanımladığı, genç yaşında insanoğlunun bildiği tüm matematiği öğrenen ya da kendi kendine keşfeden ve hep bir düzen peşinde koşan, gelmiş geçmiş en büyük yaratıcı dehalardan Isaac Newton, görebildiği, dokunabildiği, duyabildiği ya da hissedebildiği hemen her şeyi “kesin” bir biçimde ölçmek istiyordu. Ona göre doğanın kaderi matematikleştirilmekti (Gleick, 2016: 16, 20, 65). O da bunu gerçekleştirebilmek için bitmek tükenmez bir enerjiyle çalışıyordu. O bir dünya sisteminin adıydı. Alexander Pope onun için şöyle yazacaktı (Akt. Gleick, 2016: 209): “Doğa ve doğanın yasaları saklanıyordu gecede; / Tanrı dedi ki Newton olsun! Işık yayıldı her yere.”

Ama Newton mütevazılığı elden bırakmamış, kendisi gibi fizikçi Robert Hooke’a yazdığı bir mektupta “Daha uzağı görebildimse, bu, siz devlerin omuzlarında durduğum içindir” diyebilmişti (Akt. Eco, 2019: 23).[*]

Fizikte 250 yıl hüküm süren Newton’u tahtından indiren diğer fizikçilerin yanı sıra Einstein, bir Londra ziyaretinde Newton’un omuzlarında yükselip yükselmediği sorulduğunda, bunun doğru olmadığını, kendisinin ışık hızını tahmin eden J. C. Maxwell’in omuzlarında durduğunu söyler (Turok, 2018: 106).

 Şimdi geçmişte saklıdır!

Notlar ve Kaynaklar


[*] Umberto Eco’nun aktardığına göre bu aforizma Bernardo di Chartres’e ait olup XII. yüzyılda söylenmiştir ve şöyledir: “Barnardo di Chartres, bizlerin devlerin omuzlarında duran cüceler gibi olduğumuzu söylerdi; bu sayede onlardan daha uzakları görebilirdik, ama bunu boyumuz ya da keskin gözlerimiz sayesinde değil, omuzlarında dikilerek onardan daha yukarıda olduğumuz için başarabilirdik” (Eco, 2019: 23).

Braudel, Fernand (2014) Uygarlığın Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi.

Eco, Umberto (2019). Devlerin Omuzlarında, çev. Eren Yücesan Cendey, İstanbul: Doğan Kitap.

Gleick, James (2016). Isaac Newton, çev. Mehmet Doğan, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.

May, Rollo (2012). Yaratma Cesareti, çev. Alper Oysal, İstanbul: Metis Yayınları.

McMahon, M. Darrin (2015) İlahi Azap: Deha Nedir? Dahi Kimdir?, çev. Arlet İncidüzen, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir