Bülent GÜNDOĞMUŞ

“Vakittir Kızlar!”

Yaşlı ve uzun süreden beri hasta olan kadın, pencerenin yanındaki yatağında, arkası pencereye dönük olarak sırt üstü yattığı için dışarıdaki havanın ne fırıldaklar çevirdiğinden habersiz uyukluyordu. Oda loş, oldukça boş ve hafif serinceydi. Mevsim sonbahar, aylardan eylüldü. Dışarıda birkaç beyaz bulut el ele tutuşmuş masmavi gökyüzünde akarcasına gezintiye çıkmışlardı. Ağır ağır ve aşağı doğru süzülerek uçan üç leylek beyaz bulutların arasından göründüğünde güneş oklarını yatay bir açıyla yeryüzüne göndermeye devam ediyordu. Net, temiz ve dingin bir hava vardı. Bu dinginliği uzaklardan gelen birkaç çocuğun oynarken çıkardıkları ses bile bozamıyordu. Zaman durmuş, görünen manzara ressamın fırçasından çıkmış bir tablo gibiydi. Yaşlı kadın altı yaşlarındaki torununun yerde oyuncaklarıyla oynarken çıkardığı gürültüyle uyandı, gerindi ve gözlerini aralayarak etrafına bakındı. Gözleri, William Faulkner’in döşeğinde ölen kadın için yazdıklarıyla aynıydı; “gazı bitmeden son bir kez yanan fener gibi.” [1]

* * *

Kısık bir sesle fısıldamaya başladığında, torunu, tek başına oynamaktan sıkıldığı için konuşmaya çoktan hazırdı.

“Evladım, ortalık ne kadar sessiz,” dedi yaşlı kadın. “Annenler yok mu? Nereye gittiklerini biliyor musun?”

“Yoklar anneanne,” dedi çocuk heyecanla ve hızlı hızlı. “Nerede olduklarını da bilmiyorum. Zaten, gittikleri yeri bana hiç söylemiyorlar artık. Bekle babam, bekle.”

“Odanın içi de kararmış,” dedi kadın. “Akşam mı oldu ne?”

“Henüz akşam olmadı,” dedi çocuk. “Acıkmadım da zaten.”

“Daha biraz önce koca bir dilim ekmek yedin de ondan acıkmadın evladım,” dedi kadın, sağ işaret parmağının yan tarafını kuruyan dudaklarının üzerinde gezdirerek.

“Biraz önce mi?” dedi çocuk şaşkın bir ifadeyle. “Ooo, yiyeli çok oldu anneanne, ama akşam olmadı.”

“Yiyeli çok mu oldu?” dedi kadın hayretle. “Zaman da ne kadar çabuk geçmiş. Ama ben acıktım galiba. Dur, sen bana önce bir su getir bakalım.”

“Olur anneanne,” dedi çocuk. Sonra odadan çıktı ve mutfağa gidip köşedeki küpten bir maşrapa su alarak geri döndü. Zaman hareketlenmiş gibiydi.

“Al bak, suyu getirdim anneanne,” dedi çocuk. “Haydi iç bakalım.”

“Su gibi aziz ol evladım,” dedi yaşlı kadın, bardağı ağzına götürüp suyunu içtikten sonra.

“Ama benim bir adım var,” dedi çocuk. “Niye Aziz olayım ki?”

“Lafın geliş evladım, lafın gelişi,” dedi yaşlı kadın. “Şöyle de söyleyebilirdim: Su getirenlerin çok olsun. Zamanın bol olsun.”

“Olsun anneanne, olsun bakalım,” dedi çocuk.  “Ama zamanın bol olması ne demek?” diye devam etti. “Ben daha zamanın ne demek olduğunu bile bilmiyorum.”

O sırada sokak kapısı açıldı ve çocuğun annesi ile yengesi, kucaklarında birer bebekle içeriye girdiler. Zaman hareketlenmişti. Bir süre sonra hanenin diğer üyeleri de sokak kapısından içeriye süzüldüler. Avlu hane bireyleriyle dolmuş, öbekler halinde sohbet başlamıştı. Ama bu fısıltıların hakim olduğu bir sohbetti. Yaşlı kadının beş çocuğu iki damadı iki de gelini vardı. Eve gelenler, fısıltılardan ibaret sohbetlerini tamamladıktan sonra annelerinin yattığı odaya girip yaşlı kadını selamladılar ve sakince hatırını sorarak sanki ibadet ediyormuşçasına arkalarına dönmeden işlerine dönmek üzere geri geri giderek odadan ayrıldılar.

Sanki herkes bir şeyler bekliyor gibiydi. Sonunda evin yaşlı adamı, yani çocuğun dedesi bahçe kapısından içeriye girdi, yaşlı kadının yattığı odaya yöneldi, ayakkabılarını çıkardı ve odaya girerek yaşlı kadının başucunda dikilip yeleğinin cebindeki köstekli saatini çıkarıp kapağını açtı. İşte tam o sırada bir çıngırak sesi duyuldu, sokak kapısı açıldı ve evin sevimli keçisi içeriye girdi. Bunu duyan yaşlı kadın belli belirsiz bir sesle, eve girdikten sonra yanından ayrılmayan iki kızına seslenerek, “Vakittir kızlar! Sofrayı kurun,” dedi.

Köyün dışında, köylülerin keçilerinin toplandığı bir ağıl vardı. Her sabah sanki hepsi kurulmuş saat gibi, aynı saatte evlerinden çıkan keçiler yolda kendiliğinden sıraya girerler ve her biri evlerinin ağıla olan uzaklığına göre gidecekleri yere sırayla varırlardı. Gün boyu otlayıp sütlenen keçiler akşam olunca ağılın kapısının açılmasıyla tekrar sabah yaptıkları yolun aynısını ama bu kez ters istikamette yaparlar ve evlerine dönerlerdi.

Yaşlı adam, bakışlarını saatinden yaşlı kadına çevirerek, “Bu gün de tam vaktinde geldi,” dedi. Yaşlı kadın  “Benim sevimli keçim her gün vaktinde gelir” diye yanıtladı kocasını. Sonra yattığı yerden doğrulup yastığına yaslanarak kendisini şaşkınlıkla izleyen torununa döndü ve başladı konuşmaya.

“Zaman su gibidir evladım,” dedi. Yutkundu, boğazını temizledi ve fısıldamaya devam etti. “Akar, ama biz nasıl aktığını ne duyar, ne görür ne de anlarız. Bak demin bana su getirdin, ben de içtim ve zaman aktı, herkes eve toplandı. Sonra dedenle sevimli keçimiz tam vaktinde geldiler. Haydi bakalım güzel oğlum, annenler sofrayı bahçeye kuruyorlar, koluma gir de biz de sofraya oturalım, zamanı kaçırmayalım. Biraz önce bir soru sormuştun, neydi? Hatırladım, zamanın bol olsun demek, çok yaşa demektir evladım. Sen çok yaşa emi! Herkesin zamanı kendinedir, yaşar ve doldurduğunda da gider.” Sustu yaşlı kadın. Nefes nefese kalmış, yorulmuştu.

“Gider mi?” dedi çocuk. “Nereye gider ki anneanne? Hem sen demin akşam olduğunu nasıl anladın?”

“İnsanlar zamanın olmadığı yere gider evladım, zamanın olmadığı yere,” dedi yaşlı kadın. “Akşamın olduğunu bize sevimli keçimiz haber verdi. Her akşam aynı vakitte gelir ve bu akşam vaktidir.”

“Anladım,” dedi çocuk, ama anlamamış olduğu gün gibi ortadaydı yüzünün anlamsız ifadesinden. “Zamanın olmadığı yer nasıl bir yerdir anneanne? Biraz anlatsana, hem ben daha zamanın ne olduğunu bile bilmiyorum.”

“Hiç kimse bilmiyor evladım,” dedi kadın düşünceli düşünceli. “Orayı görenleri biz bir daha göremediğimizi için, zamanın olmadığı yer hakkında hiçbir fikrimiz yok.”

“Keşke olsaydı, anneanne,” dedi çocuk hüzünlü bir bakışla.

“Keşke evladım, ama artık yemeğe gidelim, bizi bekleyenleri bekletmeyelim,” dedi yaşlı kadın. “Zaman bekletilmeye gelmez.”

“Bekletmeyelim anneanne, bekletmeyelim,”dedi çocuk. “Zaten bütün gün akşamın olmasını bekledim durdum,” diye ekledi sabırsız bir yüz ifadesiyle.

Sofra kurulurken zaman hızlanmıştı. Her kafadan bir ses çıkıyor, çıkan sesler bir şarkıya dönüşüyor ve akşamın alacakaranlığına karışarak gitgide uzaklaşıyordu. Eşiyle torununun kolları arasında sofraya gelen yaşlı kadın masanın başköşesine oturdu ve önüne konan çorbayı içmek için kaşığını eline aldı. Biraz önce yakılan gaz lambasının titrek alevi ortalığı tam anlamıyla aydınlatmaya yetmiyordu, ama ortalığa mistik bir hava verdiği kesindi. Yetersiz ışık nedeniyle masanın üzerine düşen gölgeler birbirine girerek bir taraftan dans ediyor, diğer taraftan masa etrafındakilerin yiyecekleri tam olarak görmelerini engelliyordu. Gözleri, gazı bitmeden son bir kez parlayan fenerler gibi olan yaşlı kadının çorbasını içmesi kolay görünmüyordu. Yaşlı kadının büyük oğlu masadan kalktı, mutfağın yanındaki odaya gitti ve elinde büyük bir fenerle geri geldi. Cebinden çıkardığı çakmakla fitilini ateşlediği fenerin ortalığa yaydığı ışık öylesine parlıyordu ki, masanın üzerine düşen gölgelerin hepsi korkup kaçmışlardı. Yaşlı kadının gözleri bile fenerden aldığı ışıkla parlamış, bakışları çorbasının üzerine doğru yağmaya başlamıştı.

Bu arada tabaklara dokunan kaşık ve çatal sesleriyle birlikte zaman daha da hızlanmıştı. Ama yemeğin ortasında tekrar yavaşladı, bir süre sonra sohbetin en derin yerinde durdu ve yerini büyük bir sessizliğe bıraktı. Gece kuşları bile ötmez olmuştu.

Herkes yatmaya çekildiğinde evin dedesi kazaya kalan yatsı namazını kılarak yaşlı kadının yattığı odada büyük kızının yaptığı yer yatağına yattı ve derin bir uykuya daldı. Rüyasında karısını evlendikleri gün giydiği gelinlikle gördü. Rüyasında “Zaman ne kadar çabuk geçmiş, nasıl da yaşlanmışız” diye düşündü. Bunun en somut göstergesi altı yaşındaki torunlarıydı. Ayrıca üç küçük torunu daha vardı. Sonra karısının iyileşmesi için dua etmek üzere bir camiye gitti. Gittiği caminin bahçesinde küçük bir havuz, havuzun ortasında da bir fıskiye vardı. Bir noktadan ve belli bir kalınlıkta havaya doğru bir sütun gibi fışkırdıktan sonra ortasından yüzlerce ince sütuna ayrılıp dört bir tarafa yükselen, yükseldikçe yayılan, yayıldıkça hız keserek daha da incelen ve nihayet belli bir yüksekliğe ulaştıktan sonra bir müddet havada asılı kalıp içe doğru bükülerek aşağıya yönelen suların bestelediği şarkı ve verdiği serinlik uykusunu daha da derinleştirmişti. Bir ara gerinerek uyandı, karısının nefesini dinledi, tıpkı rüyasında gördüğü fıskiyenin bestelediği şarkı gibi hoş bir ses ile tekrar uykuya daldı.

* * *

Döngüsel zamanın yaşandığı bu köyde ertesi gün aynı zamanlarda aynı sahnelerin tekrar yaşanacak, gün yeniden kurulacaktı. Uzaklardan bir ses, yani bir nefes, Eduardo Galeano,  bir günün kuruluşunu şöyle anlatacaktı:

“Bu birinci. Gecenin sonu yaklaştığında, zamansız öten kuş sessizliği bozuyor. Hiç yorulmayan bu zamansız, ötücülüğün ustalarını uyandırıyor. Ve ilk ışıktan önce, dünyanın bütün kuşları kendilerine benzeyen çiçeklerin üzerinde uçarak pencereden serenata başlıyor.

Bazıları sanata olan aşklarından şarkı söylüyor. Diğerleri ya haberleri aktarıyor, ya dedikoduları ya da şakaları; ya nutuk çekiyorlar ya da mutluluklarını ilan ediyorlar. Ama hepsi, sanatçılar, haberciler, şakacılar, dedikoducular, can sıkıcılar ve çılgınlar, o koca orkestrada tek bir cıvıltıda birleşiyorlar.

Kuşlar sabahı mı haber veriyor? Yoksa şarkı söyleyerek onu yapıyorlar mı?”[2]

Mutat olduğu üzere gün yeniden kurulduğunda, geceyi annesinin koynunda deliksiz bir uyku uyuyarak geçiren çocuk şarkı söyleyerek öten kuş sesleri içinde uyanıp yüzünü bile yıkamadan sevinç içinde doğruca anneannesinin odasına koştu ve yaşlı kadının yanağına bir öpücük kondurup omzunu hafifçe dürttü. Sonra da,

“Anneanne, anneanne kalk, kalk,” diye bağırdı neşe içinde. “Bak sabah oldu. Kuşlar tıpkı keçimiz gibi yemek vaktinin geldiğini haber veriyorlar. Haydi uyan da kahvaltı yapalım. Haydi ama kalk artık. Herkes kalktı, seni bekliyoruz.”

Yaşlı kadın hiçbir ses vermedi. Gözleri, bir gece önce fenerden aldığı ışıkla parlamaya devam ediyordu, ama çocukla aralarına zamandan yapılmış, geri alınamaz nitelikte bir uzaklık, belki de sonsuzluk girmişti.

O akşam, sabah tam vaktinde evden çıkan sevimli keçi eve gelmedi. Nerede olduğunu gören ya da duyan olmamıştı.

 

Notlar

[1] Faulkner, William.  Döşeğimde Ölürken, Çeviren:  Murat Belge, İletişim Yayınları, İst., 2011, s.39.

[2] Galeano, Eduardo. Zamanın Ağızları, Çeviren:  Bülent Kale, Çitlenbik Yayınları, İst., 2004, s.347.

, , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>