Bülent GÜNDOĞMUŞ

Yakalanan Zaman

Kayıp Zamanın İzinde’nin yedinci ve son cildi, taslakları Combray’in anlatıldığı birinci cildin ilk bölümüyle birlikte tamamlanmış olan,1914’ten sonra yapılan eklemelerle son halini alan ve hemen her şeyin çözüldüğü Yakalanan Zaman’dır.

Venedik’ten döndükten sonra Albertine’in ölümünün şokunu yavaş yavaş atlatmaya başlayan anlatıcı, birkaç yıl Paris dışındaki bir sanatoryumda tedavi görür ve tekrar Paris’e döner. Gökte uçakların uçuştuğu bir gece yarısı, sokağa çıkma yasağı sırasında, Paris sokaklarında dolaşırken evden çok uzaklaştığını fark eder ve gözüne ilişen bir otele giderek kendine bir oda ister. Odasını basık bulduğu için, daha çok askerlerin kaldığı otelin etrafında dolaşırken bir adamın inlediğini ve bağırarak “Yalvarıyorum, insaf, acıyın, merhamet edin, çözün beni, o kadar hızlı vurmayın” dediğini duyar. Daha sonra şaklayan bir kırbaç sesi işiten anlatıcı, perdesi kapanmamış bir göz pencere fark eder ve pencereye yaklaşıp içeriye bakınca kayanın üzerindeki Prometheus misali bir yatağa zincirlenmiş ve bir adamdan çivili bir kırbaçla dayak yiyen M. de Charlus’ü görür. Bedeni bu işkencenin ilk olmadığını kanıtlayan yaralarla dolu olan M. de Charlus, biraz sonra içeri girecek olan terzi Jupien’e işkencecinin yeterince sert olmadığından yakınacaktır.

Marcel’in sağlık nedeniyle Paris’ten ayrılışını engelleyen en önemli olay, Robert de Saint-Loup’nun cepheye döndükten iki gün sonra, geri çekilen askerlerini korurken öldüğünü öğrenmesidir. Albertine gibi Robert’in de genç yaşta ölümü Marcel’i çok üzer.

 

yakalanan zaman

 

Oysa Ölen Onlar Olmuşlardı…

“Onu Balbec Oteli holünde monoklünün peşinden koşarken gördüğüm ve çok kibirli zannettiğim günden birkaç gün sonra, ilk kez Balbec sahilinde gördüğüm ve şimdi Robert gibi bir hatıradan ibaret olan bir başka canlı figür vardı: O ilk akşam, herkese kayıtsız, kumların üzerinde yürüyen ve bir martı gibi denize ait olan Albertine. Albertine’i o kadar hızla sevmiştim ki, onunla her gün görüşebilmek için Balbec’ten ayrılıp Saint-Loup’u görmeye gitmemiştim. Oysa Robert’le ilişkimin tarihçesi, bir dönemde Albertine’e aşkımın bittiğine dair kanıtlar da içeriyordu… Ayrıca ikisinin de hayatında, benim tahmin edemediğim, paralel bir sır vardı. Şimdi Saint-Loup’nun sırrı, hayatı bana öylesine yabancılaşan Albertine’in sırrından belki de daha çok üzüyordu beni. Ama ikisinin de hayatlarının bu kadar kısa sürmüş olması, teselli edilmesi mümkün olmayan bir keder veriyordu bana. İkisi de bana bakmış, ‘Siz rahatsınız’ demişlerdi sık sık. Oysa ölen, onlar olmuşlardı; ikisinin de ilk suretlerini, aslında çok kısa bir aralıkla ayrıldıkları son suretleriyle, birinin siperdeki, diğerinin nehirdeki suretiyle karşılaştırabiliyordum ve ilk surette, Albertine’inkine bile, sadece denizde gün batımını çağrıştırdığı için değer veriyordum.”

Yakalanan Zaman,155-156

 

Marcel sağlık nedeniyle Paris’ten tekrar ayrılır. Yıllar sonra Paris’e döndüğünde Guermantes Prensesi’nden – daha önce Mme Verdurin olan – bir davetiye alır. Davete katılmak üzere yola koyulur ve yol boyunca kayıp zamanı yakalamak için bir zaman sihirbazı olarak geçmiş, şimdi ve gelecek arasında gidip gelir. Yolda yürürken karşılaştıklarından biri M. de Charlus’tür.

 

Yaşlı Prense Bir Kral Lear’in Shakespearevari İhtişamını Kazandırmıştı…

“Champs Elysées’’ye vardığımızda, Guermantes’larda verilen konserin tamamını dinlemeyi pek istemediğimden taksiyi durdurdum; tam inip biraz yürümeye hazırlanıyordum ki, durmakta olan bir başka otomobilin görüntüsü beni olduğum yere çiviledi. Sabit bakışlı, beli bükülmüş bir adam, arka koltuğa oturmamış da, yerleştirilmişti sanki; uslu durması tembihlenmiş bir çocuğun gayretini andıran bir çabayla dik durmaya çalışıyordu. Ama hasır şapkasını altından, bir orman gibi bembeyaz asi saçları fışkırıyordu; çenesinden aşağı, parklardaki nehir tanrısı heykellerinin karla kaplı halini hatırlatan beyaz bir sakal uzanıyordu. Onun için her yere koşuşturan Jupien’in eşliğindeki M. de Charlus’tü bu; benim haberim yokken beyin kanaması geçirmişti, şimdi nekahet dönemindeydi (bana sadece artık gözlerinin görmediği söylenmişti, oysa bu, geçici bir rahatsızlık olsa gerekti, çünkü şimdi gayet iyi görüyordu) ; ya önceleri saçını boyuyordu ve şimdi bunun için kendini yorması yasaklanıştı ya da daha büyük olasılıkla geçirdiği beyin kanaması, tıpkı kimyasal bir çökelti gibi, saçının ve sakalının şimdi saf gümüş olan tellerini gayzerler gibi fışkırtan madeni görünür kılmış, parlatmış, tahtan indirilmiş yaşlı prense bir Kral Lear’in Shakespearevari ihtişamını kazandırmıştı. Gözleri de bu toplu sarsıntının, başında oluşan madeni değişimin dışında kalmamış, ama tersine bir süreç izleyip parıltısını tamamen kaybetmişti. Ama asıl dokunaklı olan, bu kaybolan parıltının, manevi gurur olduğunun ve M. de Charlus’ün fiziksel, hatta zihinsel hayatının, eskiden bunlarla bir bütün oluşturan aristokrat kibrinden daha uzun olduğunun hissettirilmesiydi.”

Yakalanan Zaman,165-166

 

Hızlı ve sıradışı bir yaşam sürdüren M. de Charlus henüz ölmemişti ama anlatıcı söylediklerinden bir şey anlamıyordu. Çünkü M. de Charlus “birbirine sürtünen çakılların sesine benzer bir ses” ile konuşuyordu. Hafızasını kaybetmediğini ispatlarcasına geçmişten söz ederken karamsar ama hüzünlü olmayan bir havası vardı. Ailesinden veya arkadaş çevresinden ölenleri bir bir sayarken, ifadesinde, onların artık hayatta olmamalarına üzülmekten çok, onlardan daha çok yaşamış olmanın mutluluğu okunuyordu. “Neredeyse muzafferane bir katılıkla, tekdüze bir tonda, hafifçe kekeleyerek, mezardan çıkan gibi boğuk bir sesle, ‘Hannibal de Bréauté: öldü! Antoine de Mouchy: öldü! Charles Swann: öldü! Adalbert de Montmorency: öldü! Boson de Talleyrand: öldü! Sosthéne de Doudeauville: öldü!’ diyordu. Ve her defasında, bu ‘öldü’ kelimesi, onları adeta mezarlarında iyice derine mıhlamaya kararlı bir mezar kazıcısının attığı, giderek ağırlaşan bir kürek dolusu toprak gibi, bu ölülerin üstüne yığılıyordu.”

* * *

Anlatıcı yoluna devam eder ve Guermantes Konağı’nın avlusuna gelip de yanından geçen otomobili fark etmeyerek sürücünün haykırmasıyla kenara çekildiğinde çarpık döşeme taşlarına takılarak tökezleyip geçmişe sonsuz bir geri dönüş yapar. “Muhteşem ve Sonsuz Geri Dönüş” bölümünde ayrıntılı olarak yaptığım alıntılarda ifade edildiği gibi, dengesini bulmaya çalışan anlatıcı kendini birden bire doğduğu Combray’de bulur ve unuttuğu yüzlerce ayrıntı birbirlerinin peşine takılarak kıpır kıpır bir hatıralar zinciri oluşturur. Anlatıcıda, Swann’ ların Tarafı’nda doğan, daha sonra kaybolan, ama Yakalanan Zaman’da tekrar canlanan yazarlık arzusu, bu hatıralar zincirinin kaleme dökülmesini sağlar. Daha doğrusu, eş anlı olarak, yazar Proust romanını tamamladığında, anlatıcı Marcel de eserini tamamlamış olur.

Geçmişe muhteşem ve sonsuz bir geri dönüş yapan anlatıcı, davet için gittiği konaktaki Guermantes’ların kütüphanesinde, Tarla Çocuğu Françoise adlı kitabı görünce, hatıralar ve onların izlenimleri hakkında şunları yazar:

 

Champs-Elysées’yi Örten Kar Hala Kitabın Cildinde Saklıdır…

“Muammadan hoşlanan bazı kişiler, nesnelerin, içlerinde kendilerine bakan gözlerden bir şeyi koruduğuna, anıtların, tabloların, bize asırlar boyunca, sayısız hayranın bakışlarıyla, sevgisiyle dokunmuş, algılanabilen bir tülün ardından göründüğüne inanma eğilimindedirler. Bu kuruntu, herkesin kendi gerçekliğine, kendi duyarlığına uygulandığında, gerçek olur. Evet, bu bağlamda, sadece bu bağlamda (ki diğerinden çok daha önemlidir), eskiden bakmış olduğumuz bir şeyi tekrar görürsek, eski bakışımızla birlikte o zamanlar bu bakışı dolduran bütün imgeler bize gelir. Çünkü nesneler – diğerlerinden farksız kırmızı kaplı bir kitap -, biz onları algıladığımız anda, madde dışı şeylere, o dönemdeki bütün kaygılarımız ve duyumlarımızla aynı cinsten şeylere dönüşür ve onlarla birleşerek ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Eskiden bir kitapta okumuş olduğumuz bir ismin hecelerinin arasında, biz onu okurken esen süratli rüzgar ve parlayan güneş gizlidir. Dolayısıyla ‘nesneleri tarif etmekle’ onları zavallı bir takım çizgi ve yüzeylere indirgemekle yetinen edebiyat, kendini gerçekçi diye adlandırsa da, gerçeklikten en uzak, bizi en çok yoksullaştıran ve hüzünlendiren edebiyattır; çünkü şimdiki zamana ait benliğimizle, özü nesnelerde saklı geçmiş ve bu özü nesneler sayesinde tekrar tadabileceğimiz gelecek arasındaki iletişimi tamamen koparır. Oysa sanat adına layık her çaba, bu özü ifade etmeye çalışmalıdır; başarılı olmasa bile, yetersizliğinden bir ders çıkarılabilir (oysa gerçekliğin başarılarından çıkarabileceğimiz bir ders yoktur), bu özün kısmen öznel ve aktarılması imkânsız olduğunu anlayabiliriz.

Üstelik, belirli bir dönemde gördüğümüz şeyler, okuduğumuz kitaplar, sadece o sırada etrafımızda bulunan şeylere sonsuza dek bağlı kalmazlar, o dönemde olduğumuz kişiye de sadakatle bağlıdırlar, ancak o dönem olduğumuz kişinin duyarlığıyla, zihniyle hissedilip düşünülebilirler; kitaplıktan Tarla Çocuğu Françoise’yı çekip tekrar elime aldığım an, içimde derhal bir çocuk uyanıp benim yerime geçer; Tarla Çocuğu Françoise başlığını okuma hakkına bir tek o sahiptir ve tıpkı o zamanlar okuduğu şekilde, bahçedeki havaya ilişkin aynı izlenimlerle, memleket ve hayata ilişkin o zamanlar kurduğu hayallerle, aynı yarın kaygısıyla okur. Bir başka zamana ait bir başka nesneyi görecek olsam, içimde bir delikanlı uyanır. Bugünkü benliğim, içerdiği her şeyin birbirine benzer ve tekdüze olduğunu zanneden, terk edilmiş bir taş ocağı gibidir, ama her hatıra, tıpkı dâhi bir heykeltıraş gibi, o taş ocağından sayısız heykel çıkarır. Tekrar gördüğümüz her nesne diyorum, çünkü kitaplar da bu açıdan, diğer nesnelerden farksızdır; kitabın sırtının açılışı, kağıdın dokusu, o zamanlar Venedik’i ne şekilde hayal ettiğime ve Venedik’e gitme arzuma ilişkin, kitabın cümleleri kadar canlı bir hatıra barındırabilir içinde. Hatta daha canlı bir hatırayı barındırır, çünkü cümleler bazen engelleyicidir, bir insanı, sadece düşündüğümüz zamanki kadar net hatırlamamızı engelleyen fotoğraflar gibidirler. Elbette çocukluğumda okuduğum birçok kitabı, hatta ne yazık ki Bergotte’un bile bazı kitaplarını, yorgun olduğum akşamlarda, sırf farklı şeyler görüp eski bir havayı soluyarak dinlenme umuduyla bir trene binermiş gibi alırım elime. Ama bu kasıtlı hatırlama çabası, bazen kitabın uzunca bir süre okunmasıyla, aksine tıkanır. Örneğin çok eskiden, Gilberte’le görüşemediğim bir kış günü okuduğum Bergotte’un bir kitabında (prensin kitaplığındaki nüshasında son derece dalkavukça ve bayağı bir ithaf yazısı vardı), o çok sevdiğim cümleleri şimdi bir türlü bulamam. Bazı kelimeler, aradığım cümleyi bulduğumu düşündürür, ama o cümlede eskiden bulduğum güzelliği, imkânı yok bulamam. Oysa kitabı ilk okuduğum gün Champs – Elysées’yi örten kar, hala kitabın cildinde saklıdır, o karı daima görürüm.”

Yakalanan Zaman, 191-192

 

Görülüyor, zamanı yakalamak için Henri Bergson’un dediği gibi geçmişe yerleşmek kaçınılmazdır. Ancak geçmişe yerleşirsek, onu yaşayabilir, onun hakkında yazabiliriz. Proust, Henri  Bergson’u takip ederek geçmişe yerleşmiş ve kayıp zamanın peşine düşmüştür.

* * *

Peki, yüzlerce ayrıntının bir hatıralar zinciri oluşturduğu böyle bir ortamda geçmişe yerleşen ve büyük bir arayış içinde gerçeğin peşinde koşan bir yazarın görevi ne olmalıdır? Ve peşinde koştuğu gerçek ya da gerçek hayat nedir?

 

Bir Yazarın Görevi Tercümanlık, Gerçek Hayat Edebiyattır…

“Bir saat, sadece bir saat değildir, kokularla seslerle, projelerle ve iklimlerle dolu bir kaptır. Gerçeklik dediğimiz şey, bizi aynı anda sarmalayan bu izlenimlerle hatıralar arasındaki bağlantıdır – bu bağlantıyı ortadan kaldıran basit bir sinematografik görüntü, kendini gerçekle sınırladığını iddia ettiği ölçüde gerçekten uzaklaşır – ve yazar, cümlesinde iki farklı olguyu ebediyen birleştirebilmek için bir benzeri daha olmayan o bağlantıyı bulmak zorundadır. Bir tasvirde, tasvir edilen mekânda bulunan nesneler, sonu gelmeyen bir liste halinde peş peşe dizilebilir, ama gerçek, ancak yazarın iki farklı nesneyi alıp aralarındaki ilişkiyi, bilimde benzersiz nedensellik yasasının sağladığı ilişkinin sanat âlemindeki karşılığını saptadığı ve onları güzel bir üslubun zorunlu halkaları içine hapsettiği an ortaya çıkacaktır. Yazar da tıpkı hayat gibi, iki izlenimde ortak olan bir niteliği bulup ortak özü çıkaracak ve onları zamanın sıradanlığından kurtarıp bir istiarenin içinde birleştirecektir. Bu açıdan bakıldığında, beni sanata yönelten, tabiatın ta kendisi olmamış mıydı; sanatın kendisinin başlangıcı tabiat değil miydi; bir şeyin güzelliğini, çoğu kez uzun zaman sonra, bir başka şeyin içinde bulmamı, Combray’de öğle saatinin güzelliğini çan seslerinde, Donciéres sabahlarının güzelliğini kaloriferin hıçkırıklarında keşfetmemi sağlayan, tabiat değil miydi? Aradaki bağlantı pek ilginç olmayabilir, nesneler sıradan, üslup kötü olabilir, ama bu süreç yoksa hiçbir şey yok demektir.

Bu kadarla da kalmıyordu. Yağışlı hava, savaş, taksi durağı, aydınlık bir restoran, çiçekli bir bahçe dediğimizde ne demek istediğimizi herkes anladığına göre, gerçeklik, herkes için aşağı yukarı özdeş olan bir tecrübe kalıntısı olsaydı, şüphesiz bu nesnelerin adeta bir sinema filmi gibi yansıtılması yeterli olur, nesneler ilişkin basit verilerden uzaklaşan ‘üslup’, ‘edebiyat’, fuzuli ve sahte kaçardı. Ama gerçeklik sahiden bu muydu? Bir şey üzerimizde belirli bir izlenim bıraktığı esnada fiilen neler olduğunu anlamaya çalıştığımızda, örneğin bir gün Vivonne Köprüsü’nden geçerken bir bulutun sudaki aksine bakıp sevinçten yerimden sıçrayarak, ‘Vay be!’ diye bağırdığımda ya da Bergotte’un bir cümlesini işittiğimde, bendeki izleniminden, pek de uygun düşmeyen, ‘Harika doğrusu’, yorumu dışında bir şey ayıklayamadığımda veya çirkin bir tavırla karşılaşan Bloch, öylesine bayağı bir davranışa hiç uygun düşmeyen, ‘Böyle bir davranış bence her şeye rağmen harrrika’, sözlerini söylediğinde ya da Guermantes’lar tarafından iyi karşılanmak koltuklarımı kabarttığı ve içtiğim şarap da beni hafifçe sarhoş ettiği için, onlardan ayrılınca kendi kendime, alçak sesle, ‘Her şeye rağmen eşsiz insanlar, hayatımı onlarla geçirmek hoş olurdu’, dediğimde olanları çözmeye çalıştığımda, büyük bir yazarın, o temel kitabı, tek gerçek kitabı, kelimenin gerçek kullanımıyla icat etmesi gerekmediğini, bu kitap zaten her birimizin içinde var olduğundan, onu tercüme etmesi gerektiğini fark ediyordum. Bir yazarın görevi ve işlevi, tercümanlıktır…

Gerçek hayat, nihayet keşfedilip açıklığa kavuşturulan hayat, dolayısıyla dolu dolu yaşanan tek hayat edebiyattır. Bu hayat, bir anlamda, sanatçıda olduğu kadar her insanın içinde de her an mevcuttur. Ama çoğu insan, onu açıklığa kavuşturmaya uğraşmadığı için görmez. Bu yüzden de, geçmişleri, zihinleri tarafından ‘banyo edilmediği’ için işe yaramayan sayısız klişeyle dolup taşar. Sanatçının açıklığa kavuşturduğu şey, yalnız kendi hayatımız değil, başkalarının da hayatıdır, çünkü tıpkı ressam için renk gibi, yazar için de üslup, teknik değil görüş meselesidir. Her birimizin dünyayı görüşündeki nitel farklılığın, doğrudan ve bilinçli yöntemlerle mümkün olmayacak şekilde ortaya koyulmasıdır; sanat olmasa, bu farklılıklar ebediyen her birimize ait birer sır olarak kalırdı. Ancak sanat aracılığıyla dışarıya açılabilir, bir başkasının, bizimkiyle aynı olmayan bu âlemde neler gördüğünü öğrenebiliriz; aksi takdirde bu âlemin manzaraları, aydaki görüntüler kadar bilinmez olurdu bizim için. Sanat sayesinde, bir tek dünya, kendi dünyamızı göreceğimize, çeşitli dünyalar görürüz; özgün sanatçı sayısı ne kadar çoksa bize açık olan dünyaların sayısı da o kadar çoktur ve aralarındaki fark, sonsuzlukta dönüp duran dünyalar arasındaki farktan büyüktür; bu dünyalar, adı ister Rembrandt olsu, ister Vermeer, ışıklarının yayıldığı ocak söndükten asırlar sonra, hala kendilerine has ışınlarını bize yansıtmaya devam ederler.”

Yakalanan Zaman, 195 –196, 201

 

İlginçtir, Proust’un – artık bu noktada Proust demenin bir sakıncası yoktur; çünkü anlatı artık felsefi bir boyuta taşınmıştır – gerçek hayatın, nihayet keşfedilip açıklığa kavuşturulan hayatın edebiyat olması tezi, Karl Marx’ın Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma ’da yöntem hakkında yazdığı ve özet bir anlatımla, gerçeği, yani somutu anlamanın biricik yolunun, onu en basit karakteristiğini keşfedinceye kadar soyutlayarak yeniden yaratmak olmalıdır teziyle uyumluluk göstermektedir. Marx’a göre somut, ampirik ve aşikar bir şey olmayıp, bulanık, düzensiz, karmaşık ve bazı sonuçlar yığınından ibarettir. Somut olanı düşüncede inşa etmek için ise genel kavramlar kullanılmalıdır. Bu durum Grundrisse ’de şöyle anlatılmaktadır:

 

“Başlangıç noktamız olarak toplumu almak, o halde, bütünlüğün bulanık ve düzensiz bir tasavvuru olacak, bizim de buradan daha ileri düzeyde belirlemeler yoluyla, analitik olarak gitgide daha basit kavramlara, veri alınan somutluktan hareketle gitgide saydamlaşan soyutlamalara doğru ilerlememiz gerekecektir – ta en basit karakteristiklere varıncaya kadar. O noktadan sonra ise, en sonunda yeniden topluma, ama bu kez bir bütünlüğün bulanık tasviri olarak değil, çok sayıda belirlemeler ve ilişkilerden oluşan zengin bir bütünlük olarak topluma ulaşıncaya kadar aynı yoldan geriye dönmemiz gerekecektir… Somut, çok sayıda belirlemenin bir noktada bağdaşması dolayısıyla çoğulluğun birliği olduğu için somuttur. O halde somut, gerçek bir hareket noktası ve dolayısıyla gözlem ve tasavvurun da hareket noktası olduğu halde, düşüncede bir hareket noktası olarak değil bir toplama ve birleştirme süreci, bir sonuç olarak ortaya çıkacaktır. Birinci yol boyunca, tasavvurun bütünlüğü çözülüp soyut belirlemeler şekline dönüşmüştü; ikincisinde soyut belirlemeler somutun düşünce yoluyla yeniden – üretilmesine doğru gider.” (Marx,1979: 167-168).

 

Örneğin, Marx bu yöntemle toplumun en basit karakteristiğinin “soyut emek” olduğunu söyleyerek tüm kuramını hemen hemen bunu üzerine kurar. Kayıp Zamanın İzinde’nin en basit karakteristiği de başroldeki Zaman’dır.

Belki şöyle bir örnek hoş olabilir: Bir yaprak mı daha somut yani gerçektir, yoksa yağmur sonrası üzerinden kayarak akan bir su damlasının yeni çıkan güneşin vurduğu ışıkla dans ederken oluşturduğu gökkuşağının süslediği yaprak mı? Kayıp Zamanın İzinde buna benzer çok sayıda cümle ile doludur.

Anlatıya dönersek, kayıp zamanı yakalamanın tek yolu sanattır ve Marcel bunu anlamıştır; katedralini inşa etmeye karar verir. Eserinde, ilk altı ciltte anlattığı tüm kahramanlar yer alacaktır.  Çok sevdiği büyükannesi, Marcel’in, roman yazarak çalışmaya koyulacağını bilemeyecek olmasına karşılık, boşa geçmiş bir yaşam sürdürdüğünden de haberdar olmaması, tek tesellisiydi. Demek ki, kayıp zaman, aynı zamanda boşa harcanmış zamandı.

* * *

Guermantes Konağı’nın kütüphanesinde hayli vakit geçiren anlatıcı, büyük salona alındığında yıllar sonra yeniden karşılaştığı kişileri tanımakta zorlanarak onların yaşlanmış olduklarına inanamayıp kendini bir maskeli baloda hisseder. Daha sonra herkesin ve bu arada kendisinin de yaşlanmış olduğunu anlayarak zamanı ve zamanın insanlar üzerindeki etkilerini son derece ayrıntılı ve felsefi bir söylem tutturarak analiz eder. Görünürlük kazanmak için bedenlerin peşine düşen zaman, her şeyi, ama her şeyi değiştirmiştir.

 

Zaman, Görünürlük Kazanmak İçin Bedenlerin Peşine Düşer…

 “Herkes bir kuklaydı, ama onları tanımış olduğum kişilerle özdeşleştirebilmek için, arkalarında yer alan ve kendilerine derinlik kazandıran birçok düzlemde yazılı olanları aynı anda okumak, karşımızda bu yaşlı kuklalar varken zihinsel bir çalışma yapmak gerekiyordu, çünkü hem gözle hem de hafızayla bakmak şarttı; yılların madde dışı renklerine bulanmış bu kuklalar Zaman’ı dile getiriyordu; genelde görünmez olan Zaman, görünürlük kazanmak için bedenlerin peşine düşer ve rastladığı her bedeni ele geçirip üzerinde sihirli fenerini oynatır. Bir zamanlar Combray’deki odamın kapı kulpunda boy gösteren Golo kadar madde dışı olan yeni ve tanınmaz Argencourt, kısmen görünür kıldığı Zaman’ın ifşaatı gibiydi…

Zaman, örneğin bir genç kızdan, M. d’Argencourt örneğindeki gibi hiç akla gelmeyecek ihtimaller çıkarmış oluyordu, ama hepsi çehreye veya bedene ilişkin olan bu ihtimallerde, sanki manevi bir yan da vardı. Yüz hatları değiştiğinde, farklı şekilde gruplaştığında, her zaman olduğu gibi ama daha yavaş dengelendiğinde, farklı bir görünümün yanı sıra farklı bir anlam da kazanırlar. Dolayısıyla, örneğin dar kafalı, duygusuz biri olarak tanınan bir kadının genişleyerek tanınmaz hale gelmiş yanakları, beklenmedik şekilde kemerleşmiş burnu, insanda, aynı şaşkınlığı ondan asla beklenmeyecek duyarlı ve derin bir söz veya cesurca, soylu bir davranış kadar hoş bir şaşkınlık uyandırıyordu…

Bulunduğum davet, bütün bu nedenlerden ötürü, geçmişin bir suretinden çok daha değerliydi; geçmişi şimdiki zamandan ayıran, benim hiç görmediğim bütün suretleri sırasıyla karşıma getiriyor, dahası, şimdiki zamanla geçmiş arasındaki ilişkiyi de sunuyordu; eskiden optik görüntü denen şeyi andırıyordu, ama bu, bir ânın değil, yılların optik görüntüsü, Zaman’ın çarpıcı perspektifi içindeki bir insanın görüntüsüydü…

Yüzlere bir isim yakıştırmak için, geçen yılları geriye doğru kat etmek zorunda kalmış ve bunu sonucunda, düşünmediğim bu yılları tazelemeye, onları gerçek yerine oturtmaya mecbur olmuştum. Bu açıdan bakıldığında, örneğin M.d’Argencourt ‘un tamamen yeni olan görünümü, beni mekânın görünürdeki aynılığının yarattığı yanılgıdan kurtarıyor, tıpkı bir takım cüce ağaçlar veya dev baobaplar görüp farklı bir meridyende olduğumuzu anlamamız gibi, genelde soyut olan zaman gerçeğini çarpıcı bir biçimde ortaya çıkarıyordu.

Böyle durumlarda, hayat, küçük bebeğin önce yeniyetmeye, sonra olgun bir erkeğe dönüşmesini ve son sahnede iki büklüm mezara ilerleyişini izlediğimiz peri oyunları gibi görünür gözümüzde…

Tıpkı önümüzde hala uzun bir yaz uzandığını zannederken, daha mevsimin tadını çıkarmaya başlayamadan sonbaharın geldiğini haber veren ilk sarı yapraklar gibi, eskiden simsiyah olan sakallara düşen kırlar da bu davetin insan manzarasına bir hüzün katıyordu. Bunun üzerine çocukluğumdan beri, hep günü gününe yaşamış, kendime ve başkalarına ilişkin hep kesin izlenimler edinmiş biri olarak, bütün bu insanların uğradığı başkalaşıma bakıp, hayatımda ilk kez, onlar açısından geçen zamanı fark ettim; benim açımdan da zamanın geçmiş olduğunu gösteren bu sahne beni allak bullak etti. Kendi başına beni etkilemeyen yaşlılıkları, benim yaşlılığımın da yaklaşmakta olduğu konusunda beni uyardığından, beni üzüyordu. Zaten son uyarı, Son Yargı’nın borazanları gibi, birkaç dakikalık aralıklarla, tekrar tekrar açıkça dile getirildi. İlk uyarı, Guermantes Düşesi’nden geldi; onu gördüğümde çift taraflı dizilmiş meraklıların arasından geçmekteydi; kendilerini etkileyen harika kıyafet ve estetik hilelerini fark edemeden, o kızıl kafayı, siyah dantelden yüzgeçlerle neredeyse tamamen kaplanmış, mücevherlere boğulmuş o somon rengi bedeni hayranlıkla seyrediyor, bedeninin kalıtımla geçmiş kıvrımlarına, Guermantes ailesinin Koruyucu Cin’inin cisimleşmiş hali olan, değerli taşlarla yüklü, eski ve kutsal bir balığa bakar gibi bakıyorlardı. Düşes bana, ‘Ah! Benim en eski dostum, sizi görmek ne büyük zevk’ dedi. Kendimi bir an olsun Guermantes’ların sürdüğü esrarengiz hayata gerçek anlamda katılan dostlardan biri, M. de Bréauté gibi, M. de Forestelle gibi, Swann gibi, hepsi ölmüş olan diğerleri gibi düşesin bir dostu olarak görmediğimden, eski Combray’li delikanlı sıfatımla gurur duyabilirdim, ama bedbaht oldum. ‘En eski dost mu’ dedim kendi kendime…

Düşes sözüne devam etti: ‘Size gelince, siz hep aynısınız. Evet inanılır gibi değil, hep gençsiniz.’ Görünürde değilse de gerçekte yaşlanmasak bir anlam taşımayacak olan bu sözleri, derin bir hüzün verdi bana.”

Yakalanan Zaman, 228-231, 233

 

Anlatıcıya göre, bizi, zamanın yıkıcı etkisini görmekten alıkoyan, kendi görüntümüzün farkında olmadan, kendi yaşımızı görmeyip, karşımızda ayna varmışçasına hep karşımızdakini görmemizdir. Eser boyunca adı geçen karakterlerin, hızla geçen zamanın yıkımına uğrayıp tanınmaz derecede yaşlanmış olmaları anlatıcıyı şaşkına çevirmişti. Nereye baksa adeta mezarlarına yürüyen insanlar görüyordu. Salon, kötü niyetli bir ressamın bazı kişilerin yüz hatlarını sertleştirerek, bazılarının tenini pörsütüp hantallaştırarak, bazılarının ise bakışlarını karartarak yaptığı kötü portrelerden oluşan bir sergiye benziyordu.

 

“Kısaca ressam, yani Zaman, modellerin hepsini tanıyabileceğimiz şekilde resmetmiş, ama daha güzel göstererek değil, yaşlandırarak, kendilerine benzemeyen portreler çıkarmıştı ortaya. Ayrıca, çok yavaş çalışan bir ressamdı. Örneğin Bergotte’u ilk gördüğüm gün Gilberte’in yüzünde ilk taslağını belli belirsiz seçtiğim Odette’in çehresinin kopyasını, Zaman, bir eser üzerinde uzun müddet çalışan ve her yıl bir şeyler ekleyerek tamamlayan ressamlar gibi, sonunda tıpatıp benzerliğe ulaştırmıştı.”

Yakalanan Zaman, 239

 

Bir isim duyduğunda, bu ismin hem bir zamanlar tanıdığı sarışın bir genç valsçiye, hem de yanından geçen beyaz saçlı hantal bir hanımefendiye ait olduğunu fark edince sersemleyen anlatıcı, birçok tanıdığında gördüğü bu iki farklı görüntüyü yan yana getirmekte zorlanıyor, şahit olduğu bu yok oluş karşısında şaşkınlığı bir kat daha artıyordu. Bütün bu insanların kılık değiştirmeleri çok uzun bir zaman almıştı ama, onları sürekli görenler bunun farkında değillerdi. Mezarlık gibi, ışıl ışıl, unutkan ve çiçekli olan Guermantes Prensesi’nin salonunda, Zaman, eski zaman yaratıklarını çürütmekle kalmıyor, yeni ilişkilerin kurulmasına da fırsat tanıyor, hayat devam ediyordu.

* * *

Bununla birlikte değişmeyen bir kişi vardı ki, o da Odette de Crécy idi.

 

Sonsuza Dek Doldurulmuş Eski Zaman Yosmasını Andırıyordu…

“Belki de bir tek Mme de Forcheville (Odette), adeta içine deriyi şişiren, ama değişmesini önleyen bir sıvı, bir tür parafin şırınga edilmiş gibi, sonsuza dek ‘doldurulmuş’ bir eski zaman yosmasını andırıyordu.

Gilberte bana, ‘Beni annem sandınız’ demişti. Doğruydu. Ayrıca bu onun için iltifat da sayılabilirdi: İnsanların değişmediği fikrinden yola çıkınca, onları yaşlanmış buluruz. Oysa yaşlandıkları fikrinden yola çıktığımızda, kendileriyle karşılaşınca pek de kötü olmadıklarını düşünürüz. Odette’in durumu bununla sınırlı değildi; onun görünüşü, yaşını biliyor ve yaşlı bir kadın görmeyi bekliyorsanız, radyumun korunumunun doğa yasalarına aykırılığından daha mucizevi bir aykırılık, zamanın yasalarına bir meydan okumaydı. Onu ilk anda tanıyamayışımın sebebi, değişmiş değil, değişmemiş olmasıydı. Bir saattir, zamanın insanlara neler eklediğini gözlemliyor, onları tekrar tanıdığım halleriyle görebilmek için neleri çıkarmam gerektiğini anlıyordum; şimdi bu hesabı çabucak yapıp eski Odette’e aradan geçen yılları ekleyince bulduğum kişinin karşımdaki kadın olması imkansızdı, çünkü bu kadın, eski Odette’e çok benziyordu. Bunda makyajın, saç boyasının payı ne kadardı? Dümdüz, altın sarısı saçlarıyla – kocaman bir taşbebeğin şaşkın ve sabit yüzünü çevreleyen kabarık topuzuna benziyordu biraz -, saçlarının üzerindeki dümdüz hasır şapkasıyla da, 1878 Fuarı’nı temsil eden, (o fuarda, hele şimdiki yaşında, hiç şüphesiz harikalar harikası olurdu), yıl sonu gösterisinde sahneye çıkıp iki mısra okuyan bir oyuncuya, ama 1878 Fuarı’nı temsil eden hala genç olan bir kadına benziyordu.”

Yakalanan Zaman, 251-252

 

Marcel’in nazarında sterilize edilmiş bir güle ve üzerindeki kırmızı kıyafetiyle yeniden açmış bir çiçeğe benzeyen Odette, ne yazık ki, hep böyle kalmayacak, aradan üç yıl geçmeden kısmen bunamış olacaktı.

* * *

İlginçtir, ilk ciltte Gilberte Swann olan Gilberte, daha sonra ve sırasıyla Swann öldükten sonra annesi Odette’in Forcheville kontuyla evlenmesi ve kontun kendisini evlat edinmesiyle Mlle Swann de Forcheville, ardından Gilberte Mlle de Forcheville, Guermantes’lardan biri olan Robert de Saint-Loup ile evlenince de Mme de Saint-Loup olur. Bu arada, M. Verdurin ile Guermantes Prensesi öldüğü ve prens Mme Verdurin ile evlendiği için, evinde küçük kabilesine sürekli konser partileri düzenleyen Mme Verdurin, Guermantes Prensesi olmuştur. Davet daha önce belirttiğim gibi onun konağındadır.

Hayat devam ediyordu, ama anlatıcı kendi ifadesiyle sırf güllerle beslenen at misali, çiçek açmış genç kızlarla kuracağı geçici aşk ilişkilerinin hayal gücüne uygun bir besin kaynağı olacağını düşünerek, Balbec’te, deniz kıyısından geçerlerken gördüğü Albertine, Andrée ve diğer arkadaşlarını henüz tanımamışken kurduğu hayalleri kurma arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Ama heyhat, çiçek açmış o genç kızları bulması imkânsızdı. Zaman, o kızlardan hayatta kalmış olanları, ölmemiş olsa Albertine’i de dönüştüreceği şekilde dönüştürmüş olmalıydı. İnsanların başkalaşımıyla hatıranın sabitliği arasındaki zıtlık müthiş ıstırap verdiği ve insanları değiştiren zaman, onların içimizde sakladığımız suretlerini değiştirmediği için, onları kendi içinde aramalıydı. Ama o, aradan yirmi yıl geçtikten sonra eskiden tanıdığı kızların değil, onların o zamanki gençliğine şimdi sahip olan kızların peşine düşmek istiyordu. Derdi kayıp zamanı yakalamak olduğu için, Gilberte’le karşılaştığında, onun kendisini çok sayıda genç kızın bulunacağı toplantılara davet ederse memnun kalacağını söylemişti.

Hayat devam ediyordu ve bir harabeye dönüşmüş olan M. de Guermantes aniden Odette’e âşık olmuştu. Kardeş olan M. de Guermantes ile M. de Charlus tamamen farklı cinsel eğilimlere sahip olmakla birlikte tembellikte birbirleriyle yarışıyorlar, geldikleri nokta itibariyle artık toplum tarafından dışlanıyorlardı. Dük tarafından eve hapsedilen Odette, hayatı boyunca böyle yaşamak durumunda kaldığını, çünkü aşık olduğu erkeklerin kendisini deli gibi kıskandıklarını söylüyordu. Doğallıkla tüm bunlar Guermantes Düşesi’ni fazlasıyla üzüyordu. Her ne kadar M. de Charlus, ilk suçu ağabeyinin işlemediğini, düşesin efsane haline gelmiş iffetinin aslında ustalıkla gizlenmiş sayısız maceradan oluştuğunu iddia etmişse de roman boyunca böyle bir şeyden söz edilmediği gibi herkes düşesin daima kusursuz bir hayat sürdürdüğü kanısındaydı. Bununla birlikte, anlatıcı, Guermantes Düşesi’nin Combray Kilisesi’nde gördüğü mavi ve aylak bakışlarının bu iki iddiayı da çürütmediğini, bu bakışlara aynı derecede kabul edilebilir farklı anlamlar yüklenebileceğini ileri sürebiliyordu.  Anlatıcı Marcel ya da yazar Proust, burada da kararsızlığını koruyor, belirsizliğin devamından yana bir tavır koyuyordu.

Tüm eser boyunca farklı iki taraf ya da yol olan ve birbirleriden hoşlanmayan Swann’lar ile Guermantes’ların yollarının kesişmesi ilginçtir. Fredric Jameson’ın ütopya olarak nitelediği bu kesişim kümesinin kahramanı Mlle de Saint Loup, yani Swann’lardan gelen Gilberte ile Guermantes’lardan gelen Robert’in kızlarıdır.

 

Hayat Durmadan İnsanlar ve Olaylar Arasında Yeni Bağlar Kurar…

“Benim için, Mlle de Saint Loup’da birleşen ve etrafına yayılan çok sayıda yol vardı. Her şeyden önce, onca gezintimin ve hayalimin yer aldığı iki ana yol, iki ‘taraf’, onda birleşiyordu – babası Robert de Saint Loup’nun bulunduğu Guermantes tarafı ve annesi Gilberte’in bulunduğu Méséglise tarafı yani ‘Swann’ları tarafı’. Bu yollardan biri, genç kızın annesi ve Champs-Elysées aracılığıyla beni Swann’a, Combray akşamlarıma, Méséglise tarafına götürüyordu; ötekiyse, babası aracılığıyla, babasını güneşli deniz kıyısında hafızamda canlandırdığım Balbec’teki öğleden sonralarıma. Bu iki yolu enine kesen bağlantılar hemen kuruluyordu. Çünkü Saint-Loup’yla tanıştığım gerçek Balbec’e gitmeyi o kadar istememin başlıca nedeni, Swann’ın kiliseler, özellikle İran üslubundaki kilise hakkında söyledikleriydi; öte yandan, Guermantes Düşesi’nin yeğeni olan Robert de Saint-Loup aracılığıyla, yine Combray’ye Guermantes tarafına ulaşıyordum. Ancak Mlle de Saint-Loup, hayatımın başka birçok noktasına da ulaştırıyordu beni; örneğin büyükannesi olan, benim büyük amcamın evinde gördüğüm pembeli hanıma. Bu da başka bir ara yoldu, çünkü büyük amcamın, o gün beni içeriye alan ve daha sonra bir fotoğraf sayesinde Pembeli Hanım’ın kimliğini saptamamı sağlayan uşağı, hem M. de Charlus’ün hem de Mlle de Saint-Loup’un babasının âşık olduğu, annesini bedbaht etmesine yol açan delikanlının babasıydı. Ayrıca Vinteuil’ün müziğinden bana ilk bahseden de, Mlle de Saint-Loup’un dedesi Swann, Albertine’den ilk bahseden de, Gilberte olmamış mıydı? Albertine’in yakın arkadaşının kim olduğunu keşfedişim de, ölümle sonuçlanan ve bana sonsuz kederler yaşatan ortak hayatımıza başlayışım da, Albertine’le Vinteuil’ün müziğinden bahsederken gerçekleşmişti. Ayrıca Albertine’i geri getirmek için görevlendirdiğim kişi de Mlle de Saint-Loup’nun babasıydı. Hatta bütün sosyete hayatım, hem Paris’te Swann’ların ve Guermantes’ların salonundaki, hem de zıt kutuptaki Verdurin’lerdeki hayatım aynı noktada birleşiyor, Combray’ın iki tarafını, Champ-Elysées’yi La Raspeliére’in o güzel terasıyla yan yana getiriyordu. Zaten hayatta tanıştığımız herkesi, onlarla arkadaşlığımızı anlatmak istediğimizde, hayatımızın birbirlerinden son derece farklı noktalarına yerleştirmek zorunda kalmaz mıyız? Ben Sain-Loup’nun hayatını anlatmaya kalksam, hayatımın bütün dekorları, büyükannem veya Albertine gibi en uzak olduğu noktalara varıncaya kadar hayatımın tamamı işin içine girerdi. Öte yandan zıt kutupta oldukları halde Verdurin’ler, Odette’e geçmişi nedeniyle, Robert de Saint-Loup’ya da Charlie nedeniyle bağlıydılar; Vinteuil’ün müziği onların evinde az mı etkili olmuştu! Son olarak da Swann, Legrandin’in kız kardeşini sevmiş, Legrandin M. de Charlus’le tanışmış ve genç Cambremer, M. de Charlus’ün evlat edindiği kızla evlenmişti. Hiç şüphesiz, sadece kalplerimizi kastediyorduysa, şair, hayatın kopardığı ‘esrarengiz bağlar’dan söz etmekte haklıydı. Ama daha da gerçek olan şudur ki, hayat hiç durmadan insanlar arasında, olaylar arasında yeni bağlar kurar, bu bağları birbiriyle kesiştirir, ikiye katlayıp örgüyü sağlamlaştırır ve sonuçta, geçmişimizin en uzak noktasıyla diğer bütün noktalar arasında zengin bir hatıralar örgüsü örerek sonsuz bağlantı imkânları sunar.”

Yakalanan Zaman, 333-334

 

Evren tek bir resimden ibarettir. Ünlü fizikçi David Bohme’un ifade ettiği gibi, evrende hiçbir şey bütünden ayrı düşünülemez. Görebildiğimiz ve göremediğimiz her şey muazzam bir düzen içerisinde birbiriyle bağlantılıdır. Bizim, ayrı şeyler olarak gördüğümüz şeylerin davranışlarını işte bu bütünlük belirler. Proust bunu çoktan görmüştür.

* * *

Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında gelip giden anlatıcı, zamanı, sonunda, Gilberte ve Robert’in, yani Swann’lar ile Guermantes’ların yollarının birleşmesinin ortak ürünü olan kızının boyuyla ölçer.

 

Zaman, Bu Genç Kızda Cisimleşmişti…

“Gilberte’in yanında on altı yaşlarında bir genç kız görünce şaşırıp kaldım; kızın uzun boyu, benim görmek istemediğim zamanın ölçüsüydü. Renksiz, elle tutulamayan zaman, adeta ben görebileyim, dokunabileyim diye bu genç kızda cisimleşmişti; onu bir şaheser gibi şekillendirmiş, ne yazık ki buna paralel olarak, benim üzerimde sadece olağan etkisini göstermişti. Bu arada Mlle de Saint-Loup karşıma gelmişti. Gözleri çukur, bakışları keskindi; belki Swann’ı değil de Saint-Loup’yu hatırlatan, bir gaga gibi kemerli, hafifi ileri çıkık, sevimli bir burnu vardı. O Guermantes’ın ruhu uçup gitmişti, ama uçan kuşun keskin bakışlı sevimli başı, gelip Mlle de Saint-Loup nun omuzlarına konmuştu ve babasını tanımış olanları uzun tahayyüllere sürüklüyordu.

Annesinin ve büyükannesinin burunlarıyla adeta aynı kalıptan çıkmış olan burnunun, altındaki, o harikulade, ama o kadar kısa olmayan yatay çizgiyle sona ermesi beni çok şaşırttı. O kadar kendine has bir özellikti ki, sırf bu çizgiyi görüp bir heykeli binlercesi arasında tanımak mümkündü; doğanın, tam vaktinde gelip annesi ve büyükannesi gibi torunun çehresine de, usta, özgün bir heykeltıraşa yakışır şekilde, bu güçlü ve belirleyici çizgiyi yontmuş olmasına hayran kaldım. Bence çok güzel bir kızdı; hala umut dolu ve güler yüzlüydü, benim kaybettiğim yıllarla şekillenmişti, kendi gençliğime benziyordu.”

Yakalanan Zaman, 335-336

 

Anlatıcı, Guermantes Prensi’nin davetinin verildiği salona girdiği anda buruşmuş çehreleri görünce, kafasında oluşan zaman fikri, kendisini artık yazmak istediği eserine vermesi gerektiğinin farkına varmıştı ama beden ile zihnin çatıştığını fark edince, bunu yapabilmek için hala zamanı olup olmadığı konusunda endişeye düşmüştü. Çünkü “Beden, zihni bir kalenin içine hapseder; çok geçmeden, kale dört bir yandan kuşatılır ve sonunda zihin teslim olmak zorunda kalır.” Ölüm, işte budur.

Eserini bitirememek konusunda endişeye kapılmasının başlıca nedeni, önceleri kayıtsız kaldığı ölümden korkmaya başlamasıdır. Ölüm fikri benliğine tıpkı bir aşk gibi yerleşir ve çok sevdiği Binbir Gece Masalları’ndan daha uzun ve bambaşka bir eser yaratmaya soyunur. Gündüzleri uyuyacak, geceleri çalışacaktır ve belki yüz belki de bin geceye ihtiyacı vardır.

Hastalık gücünü tüketmiş, uzun zamandır, özellikle Albertine’e olan aşkının sona erdiğini fark ettiği gibi, hafızasını bitkin düşürmüştü. Oysa tasarladığı eserinin temel koşullarından biri, hatta neredeyse özü, izlenimlerin hafızası tarafından yeniden yaratılıp derinleştirilmesi, aydınlatılması ve zihinsel karşılığının bulunmasıydı. Keşke şu anda çocukluğundaki gücüne sahip olabilseydi. Çünkü her şey, Marcel’in yatmadan önce annesini öpmek için ertesi günü beklemeye tahammül edemeyerek karar verdiği ve yataktan fırlayıp geceliğiyle pencereye gidip mehtapta M. Swann’ın gidişini beklediği zaman belirlenmişti. Annesiyle babası misafirleri olan M. Swann’ı uğurlamışlar; Marcel bahçe kapısının açıldığını, çıngırağın çaldığını ve kapının tekrar kapandığını duymuştu.

Anlatıcı eserini bitirebilecek güce sahip olsaydı, eserine, çocukluğunun geçtiği Combray’deki bazı günlerin şeklini, görünmez olan zamanın şeklini kazıyacaktı mutlaka. Ama Marcel bunları yazarken, Proust eserini zaten bitirmek üzereydi ve görünmez olan zaman esere kazınmıştı.

Tıpkı aşağıda anlatıldığı gibi yaşam kesintisiz bir süreçti ve Kayıp Zamanın İzinde müthiş bir süreç analizidir; renkli, heyecanlı, trajik, komik, erotik ve…

 

Ölümden Sonra Zaman Bedenden Çekilir…

“Zaten Zaman içinde sürekli artan bir yer kapladığımızı herkes hisseder; bu evrensellik beni ancak sevindirebilirdi, çünkü benim açıklığa kavuşturmam gereken şey, gerçeklikti, herkesin sezdiği gerçeklikti. Zaman içinde bir kapladığımızı herkes hissetmekle kalmaz, en basit insan bile bu yeri, mekânda kapladığımız yer gibi, yaklaşık olarak ölçer; özellikle basiretli sayılamayacak bir insan bile, ikisi de simsiyah bıyıklı ya da ikisi de tıraşlı, tanımadığı iki kişi gördüğünde, birinin yirmi, ötekinin kırk yaşlarında olduğunu söyler. Yaş değerlendirmesinde birçok kez yanılırız elbette, bir yaş tahmininde bulunmuş olmamız, yaşı ölçülebilir bir şey olarak gördüğümüz anlamına gelir. Kara bıyıklı ikinci adama gerçekten de yirmi yıl eklenmiştir.

Bütünleşmiş zaman kavramını, kendimizden ayıramayacağımız geçmiş yıllar kavramını iyice vurgulamaya niyetli olmamın sebebi, tam o esnada, Guermantes Prensi’nin konağında, M. Swann’ı uğurlayan annemle babamın ayak seslerini, M. Swann’ın nihayet gittiğini, ve annemin yukarı çıkacağını haber veren küçük çıngırağın kesintili, madeni, susmak bilmeyen, yaygaracı ve ürpertici çınlamasını hala duymam, uzak bir geçmişte yer aldıkları halde, o seslerin kendilerini işitmemdi. Bunu üzerine, o sesleri duyduğum anla Guermantes daveti arasında mecburen yer alan onca olayı aklımdan geçirince, içimde gerçekten hala aynı çıngırağın çaldığını, yaygarasını ne yapsam da değiştiremeyeceğimi düşünüp korkuya kapıldım; çıngırağın nasıl sustuğunu pek hatırlayamadığım için, tekrar öğrenebilmek, iyice işitebilmek amacıyla, etrafımdaki maskelerin konuşmalarına kulaklarımı tıkamam gerekti. Çıngırağın sesini daha yakında işitebilmek için, tekrar kendi benliğimin derinliklerine inmem gerekiyordu. Demek ki çıngırağın sesi içimde hep mevcuttu; ayrıca, o sesle şimdiki zaman arasında yer alan kesintisiz geçmişi de bilmeden içimde taşıyordum. Çıngırak çaldığında ben vardım ve o zamandan bu yana, o çınlamayı hala işitebilmek için, arada kesintiye uğramamış olması gerekiyordu; geçmişe ait o an hala bana bağlı olduğuna, sırf benliğimin derinliklerine inerek onu hala bulabildiğime, ona dönebildiğime göre, var olamaya, düşünmeye, kendi benliğimin bilincinde olmaya bir an bile ara vermemiş, dinlenmemiştim demek ki. İnsan bedenleri işte bu yüzden, geçmişin her saatini  içlerinde barındırdıkları için kendilerini sevenlere bunca zarar verme gücüne sahiptirler; çünkü kendileri için çoktan silinip gitmiş olan, oysa kıskandığı, yok olmasını dileyecek kadar kıskandığı zaman içinde seyreden ve uzatan kişi için acımasızlığını koruyan nice mutluluğun ve arzunun hatırasını taşırlar. Ölümden sonra Zaman bedenden çekilir ve kayıtsız, soluk hatırlar, artık var olmayan kadından silinir; hala işkence çektirdikleri erkekten de canlı bir bedene duyulan arzuyla beslenemeyince, bir süre sonra mecburen uzaklaşıp giderler. Uyurken gördüğüm, ölmüş olan derin Albertine.”

Yakalanan Zaman, 349-351

 

Marcel kesintisiz olarak yaşamış olduğu, düşündüğü, yarattığı ve her zaman yanında taşımak zorunda olduğu geçip giden bu uzun zamanı hatırladığında korkuya kapılır. Combray’deki bahçenin çıngırağını işittiği o uzak tarihten şimdiki ana kadar geçen uzun zamanın altında uzandığını hissettiğinde, kilometrelerce uzunlukta bir boyu varmışçasına, içinde yer alan onca yılı görünce başı döner. Etrafında gördüğü insanlar, sanki durmadan uzayan, bazen çan kulelerini bile geçen canlı sırıkların üzerine tünemişlerdir ve güçlükle yürürken ansızın düşüveriyorlardır. Anlatıcı, kendi ayaklarının altındaki sırıkların da diğer insanlarınki kadar yüksekliğe ulaşmış olmasından korkar, fazlasıyla derinlere inen geçmişi uzun bir süre kendisine bağlı olarak tutacak gücü bulamayacağını düşünmeye başlar ve son noktayı koyar.

 

İnsanlar Birbirine Uzak Dönemlerin Hepsine Aynı Anda Değerler

“İşte bu yüzden, eserimi tamamlayacak vakti bulabilirsem, her şeyden önce insanları, birer hilkat garibesine benzetme pahasına da olsa, mekânda kapladıkları kısıtlı yere karşılık, Zaman içinde çok büyük, ölçüsüzce uzatılmış bir yer kaplayan varlıklar olarak tasvir edecektim kesinlikle, çünkü insanlar, yıllara dalmış devler misali, yaşamış oldukları, sayısız günden oluşan, birbirine uzak dönemlerin hepsine aynı anda değerler.”

Yakalanan Zaman, 352

 

Notlar

Marx, Karl (1979). Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçi Ön Çalışma, çev. Sevan Nişanyan, İstanbul:  Birikim Yayınları.

Proust Marcel (2010). Kayıp Zamanın İzinde, Yakalanan Zaman, Çeviren: Roza Hakmen, 6. Baskı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>