Bülent GÜNDOĞMUŞ

O Ülke

O ülkede zaman yoktu, hep şimdi vardı, çünkü yıllar geçiyor, ama her şey şimdide oluyordu. Ama bu, şimdinin cehennemi tekrarından ziyade, çocukluğumuzun sonsuz şimdisini yaşadığımız günlerine ebedi bir dönüştü. Söz konusu olan, iyi, doğru, tükenmez, aktif, anlamlı, üreten, yaratıcı, aşk ve devrim gibi zevk dolu beklenmedik bir denk gelme anı olarak, zamanda bir yırtılma ya da patlamayı temsil eden Kairos;  yani, tüm zamanların kesişim kümesiydi (omnium temporum in unum collatio).

O ülkede geçmiş bugüne değil, bugün geleceğe hükmediyordu!

O ülke özgür bir ülkeydi; herkes istediği her şeyi yapabilirdi. En içten demokratın tahta oturduğunda hemen inmezse hainleşeceği bilindiği için, o ülke eşit bireylerden oluşuyordu; kimse kimseden hiçbir bakımdan üstün değildi. Çünkü tabiat herkese aynı bedeni ve sıcaklığı vermiş, herkesi aynı sevgiyle kucaklamıştı. O ülkede yaşam bir bahçeydi. O ülkenin hem tüm insanları hem de birlikte yaşayanları birbirlerinin özgürlüklerine son derece saygılı davranıyorlardı. O ülkede bireyler arası tüm ilişkiler yataydı. O ülke, başta insanları olmak üzere tüm varlıklarının, hiç bir otorite ya da gücün müdahale edemeyerek kendi kendini örgütlediği bir ülkeydi. Öyleyse, asker ya da polis gücüne ihtiyaç yoktu. Endişeye mahal yoktu.

O ülkede, özgürlük ve eşitlikten başka her şey belirsizdi, ama her şey hem de tam zamanında ve en iyi haliyle yavaş yavaş belirirdi; tıpkı ressamın tablosundaki Mona Lisa’nın belirmesi gibi, güzel ötesi.

Özgürlük ve eşitlikten başka her şey belirsizdi, ama hiçbir yerde eğretilik yoktu. Her şey beliriyor, kalıcı hale geliyor, sonra yeni şeylerle eklemlenerek gelişiyordu.

 

more

Thomas More, Ütopya, 1516

 

Yurttaşlarının kendi kendini örgütlediği o ülkede hükümete ya da parlamentoya ihtiyaç olabilir miydi? Olamazdı. O ülkede ne parlamento, ne hükümet vardı. Dolayısıyla herhangi bir parti de yoktu. Endişeye mahal yoktu.

Parlamento, hükümet, hatta devletin olmadığı o ülkede yazılı yasa da yoktu. Daha doğrusu yazılı herhangi bir yasaya ihtiyaç yoktu.

O ülkede ortak zenginlik öylesine eşit bir biçimde dağıtılıyordu ki – kendi kendine dağılıyordu demek daha doğru olurdu – herkes tüm yaşam imkânlarına aynı ölçüde kavuşabiliyordu, çünkü mülkiyet yoktu, dolayısıyla yoksulluk diye bir kelimeden haberdar değillerdi.

O ülkede mülkiyet yoktu, çünkü mülkiyet varken toplum kendi kendini tüketiyordu, oysa o ülkede toplum kendi kendine üretiyordu. O ülkede mülkiyet yoktu, çünkü mülkiyetin geçerli olduğu toplumlarda üretim değerinden daha pahalıya mal oluyordu. Oysa o ülkede her şey bedavaydı, çünkü üretim toplumsallaşmış, meta üretimine son verilmişti. O ülkede mülkiyet yoktu, çünkü mülkiyet eşitliğin inkârıydı. O ülkede mülkiyet olmadığı için hırsızlık da yoktu, çünkü mülkiyet hırsızlıktı. O ülkede cinayet işlenme ihtimali sıfırın altındaydı. Nihayet, mülkiyetin olmaması her dem bir mutluluk vesilesiydi. Endişeye mahal yoktu.

Hırsızlık ve cinayetin olmadığı bir ülkede hapishaneye gerek yoktu, zaten hapishane de yoktu.

O ülkenin şehirleri birbirinden güzeldi. Birine gitseniz aklınız diğerinde kalır, diğerine gitseniz öbüründe kalırdı. O ülkede yeni arsalarda yeni inşaatlar yapıldığı pek görülmemiştir; görülenler sadece tamir amacıyla yapılanlardır. Mülkiyet olmadığı için rant kelimesi sözlüklerine girmemişti.

O ülkenin insanları, evlerinin kapıları çalındığında, kapıların ortasındaki içine kalın bir cam takılmış olan parmak ucu kadar küçücük delikten bakıp kim o demezler, misafirlerini hemen içeri alırlardı. Çünkü evlerinin kapılarında buna benzer gözetleme delikleri yoktu. Bazı evlerin kapıları bile yoktu, olanlar da kilitsizdi. Misafir beklenmedik bu ziyaret için her hangi bir açıklama yapmak amacıyla ağzını açsa, hemen kapatırlar, her şeyi bildiklerini söyleyerek misafiri rahatlatırlardı. O ülkenin evlerine misafir olarak gittiğinizde istediğiniz kadar kalır, istediğiniz zaman giderdiniz; bu size kalmıştı. Aslında o ülkede misafir yoktu. Çünkü herkes misafirdi. Endişeye mahal yoktu.

O ülkenin evlerinde yemek ve uyku saatleri belli değildi. İstediğiniz zaman yemek yer, istediğiniz zaman uyurdunuz. Kimseyi dinleme, kimseye herhangi bir şey anlatma zorunluluğunuz da yoktu. Sohbeti tam ortasından keser, istediğiniz zaman da devam edebilirdiniz. Yemeğe ister çorbadan, isterse tatlıdan başlar, yatağa elbiselerinizle yatabilirdiniz. Uykuda gezmek serbestti; gezerken de uyumak.

O ülkede yemekler uzun sürer, yemek yerken sohbetin derin sularında yüzülürdü. Nerede olursanız olun, yemek yerken üzerinize dökmenin bir sakıncası yoktu. Banyoya girer saatlerce yıkanabilirdiniz. Nerede olduğunuzu soran olmazdı. Endişeye mahal yoktu.

O ülkede karalar yemyeşil, denizler ile göller ve nehirler masmaviydi. O ülkenin tarlalarında yaşayanlar kendilerini toprağın sahibi değil, işçisi ya da çiftçisi olarak görürülerdi.

O ülkenin insanları soytarılardan pek hoşlanır, somurtanları sevmezdi. Zaten somurtana da pek rastlanmazdı, çünkü hemen herkes güler yüzlüydü.

O ülkede insanların tüm davranışlarının nihai amacı zevk almaktı ve zevk insanın doğal bir tad aldığı ruh ve beden haliydi. Üstelik uzun yaşamın sırrı da buydu. Öyleyse ruhumuzu ve bedenimizi bundan mahrum etmenin bir âlemi yoktu. Önemli olan zevk âlemine dalmaktı.

 

altin-cag

Lucas Cranach the Elder, Altın Çağ, 1530

 

O ülkede cinsellik yaşamın göbeğindeydi, herkes cinselliğini özgürce yaşayabiliyordu. O ülkede aşk akla ihtiyaç duymazdı. Çiftlerin yaktığı ateşin üzerinde erotizmin kızıl alevleri yükselir, onun üzerinde de aşkın mavi alevi titrer ve ürperirdi. Hazzın doruklarında yüzmenin yeri ve zamanının önemi yoktu; zaten zaman yoktu, savaş hiç yoktu, aşk vardı. Abilerimiz boşuna mı “makelovenotwar” demişlerdi!

Dolayısıyla, böyle bir ülkede en nefret edilen şey, savaştı; sevilen ise aşk.

O ülkede günlük hayatta herkes en rahat kıyafetleriyle dolaşır, ama özel günlerde süslenmeyi ihmal etmezlerdi. Kıyafetler kesinlikle birörnek değil, tam tersine rengârenkti.

O ülkede işler neşe içinde yapılırdı. Çalışma saatleri esnek, dolayısıyla işe gidiş geliş saatleri değişkendi. O ülkede insanlar genellikle işlerini değiştirerek dinlenirler, böylece her şeyi öğrenir, her şeyden haberdar olurlardı. Zaten uzun olamayan bir gelecekte iş diye bir şey kalmayacak, çalışmak tarihe karışacaktı. Zaman olmadığına göre işe gidiş geliş saatleri diye bir şey olabilir miydi? Yoktu, endişeye mahal yoktu.

O ülkede var olan şeylerden biri okullardı ve sonsuza kadar var olacaklardı. İlk, orta, lise, üniversite, her düzeyde eğitim devam ediyordu.  O kadar öyle ki, okula gitmeyen yoktu. Herkes istediği eğitimi alıyordu. Kariyer sadece ve sadece akademi dünyasının bir gereğiydi; o da daha iyi nesiller yetiştirmek içindi. Teknolojinin son aşamalarına gelindiği için her şey otomatik olduğundan fen bilimlerine pek itibar yoktu. En çok felsefe – çünkü herkes filozof olmak istiyordu –  sora da edebiyat tercih ediliyordu. Ortalık şairden geçilmiyordu.

O ülkede haberleşme, zorunlu ihtiyaçlar hariç (çalışırken, seyahat, hastalık, doğal ölüm – bunların dışında, örneğin kaza, cinayet, vb. gibi acil durumlar meydana gelmiyordu ) mektupla yapılıyordu. Bu nedenle, yazılan tüm mektuplar edebi nitelik taşıyordu. Hatta mektup edebiyatının oldukça geliştiği söylenebilirdi.

Böyle bir ülkede para diye bir mefhumun olamayacağı aşikârdı.

O ülkede zaman dünyanın değerini düşürmüyor, termodinamiğin ikinci yasası işlemiyor (entropi), hiçbir şey bozulma eğilimi taşımıyordu (negentropi).

Böyle bir ülkenin mottosu ancak ve ancak, “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” olabilirdi.[1]

Dixi et salvavi animam meam.[2]                                   

 

Notlar

[1] Giorgio Agamben, Oğuz Atay, Mikhail Bakunin,  Zygmunt Bauman, William Blake, Ernst Bloch, Jorge Luis Borges, Pierre Bourdieu, Rudolf Clausius,  Nikolay Çernişevskiy, Friedrich Engels, William Faulkner,  Quintus Horatius Flaccus, Karl Marx, Thomas More,  Antonio Negri, Pierre – Joseph Proudhon ve Ahmet Hamdi Tanpınar’a teşekkürlerimle.

[2] Lat. Söyledim ve ruhumu kurtardım.

 

 

 

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>