Bülent GÜNDOĞMUŞ

Yoksulluk

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin müstesna eseri Suç ve Ceza, romanın kahramanı Rodion Romanoviç Raskolnikov’un, rehin vermek üzere getirdiği gümüş saati teslim etmek ve bir sonraki gelişinde uygulamayı planladığı eyleminin provasını yapmak için yaşlı tefeci kadın Alyona İvanovna’ya uğradıktan sonra pis bir meyhanede karşılaştığı ve Sonya’nın babası olan Semyon Zahariç Marmeladov ile yaptığı uzun bir diyalog ile başlar. Sohbetin sonunda sarhoş olan Marmeladov’u evine götürmek zorunda kalan Raskolnikov’un karşılaştığı tablo içler acısıdır:

“En üst katta, merdivenlerin sonundaki kapı açıktı. Küçük bir mum parçası on adım boyundaki sefil bir odayı aydınlatıyordu. Merdiven sahanlığından bütün odanın içi görünüyordu. Başta çocuk bezleri olmak üzere her şey darmadağın, oraya buraya atılmıştı. Dip köşeye yırtık bir çarşaf gerilmişti. Besbelli arkasında bir karyola vardı. Zaten tüm odada hepsi hepsi iki sandalye, muşamba kaplı çok eski bir divan ve bunun önünde de boyasız, örtüsüz bir mutfak masası vardı. Masanın bir ucunda, demir şamdan içinde, içyağından yapılmış küçük bir mum parçası yanıyordu… Raskolnikov, Katerina İvanovna’yı (Marmeladov’un karısı) hemen tanıdı… (Kadının) gözleri bir humma nöbeti geçiriyormuşçasına ışıldıyordu, ama bakışları sert ve hareketsizdi. Tükenmekte olan mumun son ışınlarının oynaştığı bu veremli ve heyecanlı yüz, insanın üzerine korkunç bir etki bırakıyordu… İçeri girenleri duymamıştı; ne görüyor, ne duyuyordu sanki, kendinden geçmiş gibiydi. Oda boğucu sıcak olmasına rağmen, pencereyi açmamıştı; merdivenlerden pis bir koku geliyordu, ama oraya açılan kapıyı da kapatmamıştı. Evin iç bölümlerine açılan kapıdan yoğun bir sigara dumanı geliyor, kadın öksürüyor, ama kapıyı kapatmıyordu. Altı yaşında kadar görünen en küçük kız iki büklüm oturduğu yerde başını duvara dayamış, uyuyordu. Kızdan bir yaş büyük bir oğlan köşede titriyor, ağlıyordu. Az önce dayak yediği belliydi. Dokuz yaşındaki büyük kız ise çöp gibi kollarıyla, ağlayan kardeşinin boynuna sarılmıştı. Uzunca boylu ve kibrit gibi incecik bir kızdı bu; sırtında lime lime olmuş bir entari vardı, çıplak omuzlarını, dizkapaklarını bile açıkta bıraktığına bakılacak olursa, kendisine en az iki yıl önce dikilmiş eski bir pelerinle örtmüştü.” [1]

Katerina İvanovna kocasının sandıktan aldığı tüm paraları hatta elbisesini bile içkiye yatırdığını anlayınca, onu saçlarından tutup odanın içinde sürüklemeye başladı ve dudaklarından şu sözler döküldü:

“- İçtin ha! Hepsini içtin! Elbiselerini bile içkiye yatırdın!.. – Ellerini ovuşturarak çocukları gösterdi. – Oysa bunlar burada aç! Aç, anlıyor musun! Ah Tanrım, bu nasıl hayat böyle!..”

Ah Tanrım, bu nasıl hayat böyle!.. Katerina İvanovna romanın sonuna doğru bir kaza sonunda ölen eşi için yaptığı cenaze töreninden sonra hem aklını yitirecek hem de ağzından kanlar gelerek ölecektir. Üstelik üç çocuğunu da bir fahişe olan Marmeladov’un kızı Sonya’ya bırakarak. Ah Tanrım, bu nasıl hayat böyle!..

Suç ve Ceza ilk kez 1866 yılında yayınlanmış olup o dönemi anlatmaktadır.

* * *

Aşağıdaki satırlar 21. 17. 2015 tarihli Hürriyet Gazetesi’nden alınmıştır.

“Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin sayıları gün geçtikçe artarken, yoksulluk içinde büyüyen Suriyeli çocuklar da ekmek parası kazanmak için sokaklarda mendil satıyor. İzmir’de bir lokantada yemek yiyen müşterilere mendil satmaya çalışan Suriyeli çocuk, esnafın saldırısına uğradı.

Türkçe bilmediği için ismi öğrenilemeyen Suriyeli çocuk, Basmane Meydanı’nda lokantada yemek yiyen vatandaşların yanına gitti. Çocuğun alandan uzaklaşmasını isteyen lokanta çalışanı, çocuğun direnmesi üzerine küçük çocuğu tokatlamaya başladı. Çevredeki vatandaşların olaya müdahalesine rağmen çocuğu yere yatırarak dövmeye devam eden lokanta çalışanı, darbeleriyle Suriyeli çocuğun burnunu kanattı.

Aldığı darbelerden korunmak için masalara sığınan Suriyeli çocuk, ağlayarak oradan uzaklaşmaya çalıştı. Bazı vatandaşlar çocuğa yardım etmek istedi ancak korkan çocuk ilk etapta kimseyi kendine yaklaştırmadı. Çevredeki Suriyeli vatandaşların da araya girmesiyle yardımı kabul eden çocuk, kanayan burnunu yıkadıktan sonra ağlayarak uzaklaştı.”[2]

“Ah Tanrım, bu nasıl hayat böyle!..”

 

2015-07-21-suriyeli-cocuga-esnaftan-dayak

Bölgedeki pis savaşın kurbanı zavallı Suriyeli çocuk.

 

Friedrich Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nu yazdığında yirmi dört yaşındadır. Bu durumda 1844 yılında yazılan eserde, birinci elden yapılan gözlemlere dayalı olarak, bir yandan işçi sınıfının çalışma koşulları incelenmekte, diğer yandan da sanayi kapitalizminin evriminin genel bir analizi yapılmaktadır. Engels, Büyük Britanya Emekçi Sınıflarına hitaben kaleme aldığı önsözde amacının Britanya emekçilerinin içinde bulundukları koşulların, onların umutlarının ve beklentilerinin gerçeklere sadık bir resmini çizebilmek için orta sınıfların dostluğundan, yemekli partilerden, Portekiz şarabından ve şampanyadan feragat edip tüm boş zamanını emekçilerle geçirdiğini – Çok yaşa sen Engels! – ve bunu yapmış olmaktan mutlu ve gururlu olduğunu ifade ederek kitabın bir yerlerinde şunları yazar:

“Her büyük kentte işçi sınıfının yaşadığı bir ya da daha fazla teneke mahalle vardır. Gerçi sefalet, zenginlerin saraylarına yakın ve gizli vadilerde yaşar, ama genellikle ayrı bir bölgede de yoğunlaştığı da görülür. Burada mutlu sınıfların gözünden uzak yaşama mücadelesi verilir. Bu teneke mahallelerin, İngiltere’nin büyük kentlerindeki yerleşimi şöyledir: En kötü evler kentin en kötü bölgelerindedir. Genellikle sıra halinde bulunan bir ya da iki katlı kulübeler, ev olarak kullanılan mahzenleriyle birlikte hemen hemen şekilsiz bir yapıya sahiptirler… Sokaklar genellikle kaldırımsız, pis ve kaba görünümlüdür; kanalizasyon tesisatından yoksun bu yollar sebze atıkları, hayvan pislikleri ve pis su birikintileriyle doludur… Sokaklar iyi havalarda çamaşır kurutma mekânları olarak kullanılır. Evden eve gerilen iplere ıslak çamaşırlar asılır… Pazar sokağın ortasında kurulur. Kötü, hatta yenilecek durumda olmayan sebze ve meyvelerin doldurduğu sepetler sokağı daha da daraltır. Hem bu tezgâhlar, hem de balıkçı tezgâhlarından korkunç kokular yükselir. Evler, mahzenden tavan arasına dek insanla doludur. İçleri de dışı kadar pistir ve görünüşleri öylesine kötüdür ki, insanın bu evlerin içinde yaşamak istemesi mümkün değildir… Bu evlerde tam bir pencere pervazı yoktur. Duvarlar yamuk yumuk ve çatlak, kapılarla pencereler ise kırıktır… Aslında bu hırsızlar mahallesinde çalınacak hiçbir şey olmadığı için kapıya da gerek yoktur… Burada yoksullardan da yoksul olanlar, en az ücretle çalışanlar, hırsızlar ve hiçbir ayrım yapılmadan bir araya yığılmış fuhuş kurbanları yaşar.”[3]

“Ah Tanrım, bu nasıl hayat böyle!..”

* * *

1970 Genel Nüfus Sayımı sırasında İzmir Atatürk Lisesi’nde yatılı öğrenci olduğum için, yatılılar arasında çekilen kura sonunda “sayım memuru” olmuştum. Sayım bölgem İzmir’in gecekondu semtlerinde Gültepe’ydi. Adresini zor bulduğum bir evde yaşayanların sayısını tespit edebilmek için hayli zorlanmıştım. İki odalı bir evdi. Biri yatak, diğeri oturma odasıydı. Mutfak oturma odasının içindeydi. Bahçeye benzer küçük bir boşluktan gelen pis bir koku tuvaletin dışarıda olduğunun kanıtıydı. Evin reisiyle yapmaya başladığım görüşme çocuk sayısını ve isimlerini sorduğum aşamaya geldiğinde tuhaf bir hal almış, avurtları çökmüş zavallı adam kekelemeye başlamıştı. Önce beş, dedi. Sonra isimlerini söylemeye çalıştı, dörtte kaldı. Bir ara sobanın yanındaki lime lime olmuş şilteyi kaldırıp altında bir kedi gibi kıvrılmış kız çocuğunu uyandırarak onunla birlikte altı çocuğu olduğunu ifade etti. O sırada odaya kucağında sümükleri akan ve ağlayan bir bebekle evin hanımı girdi. Onun da avurtları çökmüştü. Evin reisi çocuğu susturmasını söyleyince, kadın, “Ağzına iki gündür bir lokma girmedi, nasıl susturayım” diye bağırarak cevap verdi. Hüzün içinde başımı öne eğdim ve   kendimi, “Ah Tanrım, bu nasıl hayat böyle!..” demekten alamadım. Sonra da o yıl Suç ve Ceza’yı ilk kez okumanın verdiği gururla, tıpkı Raskolnikov’un elindeki tüm parasını Katerina Ivanovna’ya verdiği gibi ben de Devlet İstatistik Enstitüsü’nden aldığım avansı olduğu gibi evin reisine verdim.

* * *

Edward Palmer Thompson İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu adlı başyapıtında 18. yüzyılın ikinci yarısı ile ve 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanan yaklaşık yüzyıllık süreçte, dünyanın ilk piyasa toplumunun kuruluşunu hazırlayan düşünce ve kurumların ortaya çıktığı İngiltere’nin toplumsal yapısını analiz eder. İşçi sınıfının oluşumu söz konusu olduğuna göre, bu sınıfın yaşam koşullarının analizi eserin temel ilgi alanlarından biridir. Büyük çoğunluğu açlık sınırının ucunda ya da ötesinde yaşayan dokumacıların konumunu alan bölümden aldığım şu satırlar yürekler acısıdır.

 “Bayan Hulton ve bendeniz, yoksulları ziyaret ederken, açlıktan ölmek üzere olan birisi tarafından eve davet edildik. İçeride, ocağın bir yanında, ölmek üzere olduğu anlaşılan çok yaşlı bir adam, öte yanında dizlerinde annesi henüz ölmüş ve gömülmüş bir çocuk olan on sekiz yaşlarında genç bir adam gördük. Evden çıkarken, kadın, ‘Efendim, daha hepsini görmediniz’ dedi. Üst kata çıktık ve çulların altında bir başka genç adam, ölen kadının kocasını bulduk. Çulların altında yerinden kımıldayamayan bir başka ölmek üzere olan adam daha gördük ve zaten gün içinde öldü. O sırada ailenin gerçekten açlıktan öldüğüne hiç kuşkum yok…”[4]

“Ah Tanrım, bu nasıl hayat böyle!..”

 

İngiliz Endüstri Devrimi sırasında 25 yaşına gelmeden ölen çocuklar

 

Dostoyevski’nin son romanı Karamazov Kardeşler’de İlyuşa adlı yoksul ve hasta bir çocuk kahramanı vardır. Dokuz yaşındaki İlyuşa 1008 sayfalık romanda birkaç kez görünür, ama her defasında insanın içini yakar. Verem olan İlyuşa’yı bir doktor muayene eder ve artık yapılacak bir şey kalmadığını söyleyerek çeker gider.

“ Kolya atık İlyuşa’nın yatağının yanındaydı. İlyuşa onun elinden tutmuş, babasını çağırıyordu. Bir dakika sonra yüzbaşı (babası) geldi.

  • Baba, buraya gel baba… biz… diye kekeledi İlyuşa; son derece heyecanlıydı. Ama devam edemedi. Kupkuru kollarını öne uzatarak Kolay ile babasını gücü yettiği kadar kucakladı, kendisi de onlara sokuldu. Yüzbaşı hıçkırıklarla sarsılıyordu; Kolya’nın dudakları, çenesi titremeye başladı…
  • İlyuseçka… canım… doktor dedi ki, iyileşeceksin… mutlu olacağız…
  • Ah baba, yeni doktorun ne dediğini biliyorum ben… Duydum!

İlyuşa tekrar olanca gücüyle ikisini kendine doğru çekti, yüzünü babasının omzuna gömdü.

  • Ağlama baba… Ben ölünce başka, iyi bir çocuk al… aralarından en iyisini seç, benim adımı ver… benim yerime sev onu…

İlyuşa devam etti.

  • Beni unutma baba, sakın unutma, mezarıma gel… Biliyor musun baba, seninle gezmeye gittiğimiz büyük taş var ya, oraya göm beni. Akşamları Krasotkin’le gelirsiniz… Perezvon da gelsin! Bekleyeceğim sizi… Baba…

Ses kesildi. Üçü de sarsılmıştı, konuşmuyorlardı artık.”[5]

“İri taşın önünde sessizce duruyorlardı. Alyoşa taşa bakıyordu. Snigriev’den (İlyuşa’nın babası) dinlediği, İlyuseçka’nın babasına sarılarak , “Babacığım, nasıl küçülttü seni, babacığım” diye hıçkırması bir tablo halinde gözünün önünde canlanıyordu. Ruhu bir anda ta derinlerden sarsıldı.”[6]

“Ah Tanrım, bu nasıl hayat böyle!..”

 

Indistrual Revuation

İngiliz Endüstri Devrimi

 

Karl Marx’ın  Kapital’inin 1. Cildinin 3. Kısmını oluşturan Mutlak Artık Değer Üretimi’nin alt başlıklarından biri – ki, kitabın 8. Bölümünü teşkil eder – İş Günü’dür. Önceki bölümlerden farklı bir üslupla yazılan bu bölüm teorik olarak hafif olup tarihsel ayrıntılarla doludur. Marx’ın amacı, burada, artık değerin oluşmasının özünü teşkil eden iş günü süresi üzerine verilen sınıf mücadelelerinin tarihine odaklanmaktır. Bölümde çok sayıda tarihsel örnek vardır ve hemen hepsi yüreklerimizi paralar. Ben en çok, verilen bir rapora göre aşırı kalabalık ve havasız bir odada fazla çalışmaktan ölen yirmi yaşındaki Mary Anne Walkley’in öyküsünden etkilendim ve buraya alıyorum:

“1863 yılının Haziran ayının son haftasında bütün Londra gazetelerinde ‘Death from simple Overwork’ (fazla çalışmanın neden olduğu) ‘sensational’ (sansasyonel) başlığını taşıyan bir paragrafa yer verildi. Son derece saygın bir giyimevinde çalışan, Elise gibi tatlı isimli bir hanım tarafından sömürülen, yirmi yaşındaki elbise dikicisi Mary Anne Walkley’in ölümünden söz ediliyordu. Sık sık anlatılan eski öykü şimdi yeniden keşfedilmişti. Bu kızlar günde ortalama 16,5 saat, işlerin arttığı dönemde ise sık sık hiç ara vermeden 30 saat çalışıyordu; ‘emek gücü’ yorgunluktan bitap düştükleri zamanlarda, ara sıra verilen sherry (bir içki), Porto şarabı ya da kahveyle canlandırılıyorlardı. Sezonun en civcivli zamanıydı. Soylu hanımların Galler’den yeni ithal edilmiş prensesin şerefine verilen baloda teşhir edecekleri muhteşem elbiselerin göz açıp kapayıncaya kadar dikilip hazırlanması gibi büyük bir iş vardı. Mary Anne Walkley diğer 60 kızla birlikte hiç ara vermeden 26,5 saat çalışmıştı; her bir odada 30 kız çalışıyordu; odada 30 insan için gerekli havanın üçte biri ya vardı ya yoktu; geceleri bir yatakta ikişer ikişer yatıyorlardı; ve yatakları boğucu odalardan birinde, tahtalarla ayrılmış bir bölmede bulunuyordu. Ve üstelik bu da Londra’nın en iyi modaevlerinden biriydi. Mary Anne Walkley cuma günü hastalandı ve öncesinde son işini de bitiremeden, Bayan Elise’yi şaşkın bırakarak pazar günü ölüp gitti…

Serbest ticaret savunucuları Cobden ve Bright’ın organı olan ‘Morning Star’, ‘Bizim beyaz kölelerimiz mezara girinceye kadar durup dinlenmeden çalışırlar, eriyip tükenirler ve sessiz sedasız ölüp giderler’ diye yazıyordu.”[7]

“Ah Tanrım, bu nasıl hayat böyle!..”

 

Notlar

[1] Dostoyevski, Fyodor Mihayloviç. Suç ve Ceza, Çeviren: Mazlum Beyhan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5. Baskı, İst.,2009, s. 29-31.

[2] Hürriyet Gazetesi, 21.07.2015.

[3] Engels, Friedrich. İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, Çeviren: Oktay Emre, Ayrıntı Yayınları, İst., 2013, s. 64-65.

[4] Thompson, E.P. İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, Çeviren: Uygur Kocabaşoğlu, Birikim Yayınları, İst., 2004, s. 353.

[5] Dostoyevski, Fyodor Mihayloviç. Karamazov Kardeşler, Çeviren: Nihal Yalaza Taluy, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 4.Baskı, İst., 2009. s. 997-998.

[6] A.g.e., s. 1005.

[7] Marx, Karl. Kapital, 1.Cilt, Çevirenler: Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İst., 2011,s. 249-250.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>